Yokluğu ispat zor, hatta imkânsız İspatta şöyle aklî-ilmî bir üstünlük, bir avantaj daha var: Zayıf da olsa, herbir delilin sağında ve solunda pekçok takviye kuvvetleri, kıt’aları mevcuttur. İmân hakikatlerini ispat için ortaya konan bürhanları/delilleri tetkik ederken, “Şu kocaman neticeyi bu zayıf, nahif delil kaldırmaz” şeklindeki tenkit de geçersizdir. Zîrâ, İslâmiyetin doğruluğuna delâlet eden şahitlerden, bürhanlardan, delillerden, emarelerden/işaretlerden her birisi, o müdafaa meydanında arkadaşını himaye etmekle sıhhat raporunu imzalayarak sağlam olduğunu tasdik eder. O da, onun ilim ve haberine ehl-i vukuf olur. Çünkü, imân hakikatlerinde hedef ispattır, nefiy (inkâr, yokluk) değildir. Sabit olan birşeyi gösterenlerin biri, bin gibidir. Zira, sübutta gösterenlerin gösterme tarzları birbirine uygun ve muvafık olduğundan, herbirisi ötekileri tezkiye ve tasdik etmiş olur. Nefiy (inkâr, olumsuz bakmak) cihetinde, nefiy edenlerin şehadetlerinde tevâfuk/örtüşme yoktur. Nefiylerine farklı sebepler gösterirler. Bunun için, şehadetleri birbirinin sıhhatine delil olamaz. Çünkü tevafuk yok. Yâni, bir şeyin yokluğu herbirisine göre başka bir gerekçeye dayanır. Meselâ, ay başlangıcında ayı göremeyenlerin herbirisinin gerekçesi farklıdır ve biribirine güç vermezler. Biri, “Rahatsızdım, göremedim!” derken, öbürü, “Hava bulutlu idi, görmedim!”, bir başkası “O anda uyuyordum!”, bir diğeri “Miyopum, ondan göremedim!” der. Örtüşme ve birbirine güç verme, destekleme olmayınca; elbette ispat ve izaha yardımcı olması muhal, imkânsız olur.1 “İlgilenmeme” derecesindeki inkârı bir derece anlamak mümkün. Ama, yokluğu / nefyi / inkârı ispata yeltenenlerin aklına şaşmak gerekir. Bunların akılları, “betra”dır; işe yaramıyor. Tıpkı, bir hayli külçe altını olup işlemesini bilmeyenler gibi...
Bir diğer genel kaide de şudur: Âlim, uzman olmayan iki şahid veya iki ispatçının görerek “Var!” dediği husus; on binlerce uzmanın inkârına tercih edilir. İki kişi, Ramazan hilâlini (kavisleşmiş kaş gibi ince çizgidir; gözü sağlam olan görebilir) “Gördük”; on binlercesi “Görmedik!” dese; ikisinin sözüne itibar edilir. Çünkü, inkâr edenlerin dâvâları, görünüşte bir iken, aslında farklıdır, bir araya gelmez, birbirine kuvvet vermez. Ki, iddiaları ispat edilsin. İspat edicilerin dâvâları birleşir, birbirinden kuvvet alır. Çünkü, görmeyen, “Benim nazarımda ay yoktur; benim yanımda görünmüyor” der. Başkası da “Nazarımda yoktur’ der. Her biri kendi nazarında yoktur der. Her birinin nazarları ayrı ayrı ve nazara perde olan sebepler dahi ayrı ayrı olabildiği için, dâvâları da ayrı ayrı olur, birbirine güç veremez. Görememeye, “yaşlılık”, “miyopluk”, “uyku”, vesâire engel olabilir. Ama, görmeye engel yok. Öyle ise, ilmî kariyer ve rütbeleri ne kadar büyük olursa olsun, “görmeme” konusundaki iddiaları geçersizdir. İspat edenler, “Benim nazarımda ve gözümde hilâl var” demiyor; “Gerçekte, göğün yüzünde hilâl vardır, görünür” der. Demek bütün dâvâlar birdir. Mesele gayet basit, net ve açık: İnkârcıların imânî bir meseleyi nefy, inkâr etmelerindeki ittifakları tek bir haber gibidir; tesirsizdir. Amma, inananların imânî meselelerdeki sözlerinin herbirisi ötekisine yardımcıdır, takviye eder,2 güç katar. Evet, “varı ispat etmek gayet kolay, yoku (nefyi) ise çok zor”, hattâ imkânsız. Zîrâ, bir şeyi, dünyada var diyen, yalnız onu göstermesi kâfidir. Olmadığının ispat edilebilmek için, bütün dünyayı eleyip göstermek lâzım gelir ki, tâ o nefiy ispat edilsin. Yâni, inkâr edenler, kâinatı didik didik edip, hiçbir yerde olmadığını göstermekle dâvâlarını ispat edebilirler. Bu da imkânsızdır. Çünkü nefsü’l-emirde (gerçekte) nefiy, yokluk ispat edilmez; ihata lâzımdır.3 Yâni, kâinatı bütünüyle kucaklamak, her tarafını görmek, göstermek, ihata etmek gerekir. Meselâ, “Şu odada 250 kuruşluk madeni bir para var!” diyen gösterir; dâvâsını rahatça ispat eder. “Yoktur!” iddiasında bulunan; odanın her tarafını didik didik etmeli. Hattâ, koltukların içini, döşemenin altını söküp, bütün kuytu yerleri, karanlık delikleri dahi tarayıp açığa çıkarmalıdır. Aksi halde, “yok!” demek bir ispat, bir marifet değildir...
Dipnotlar: 1- Mesnevî-i Nûriye, s. 88; 2- Age, s. 73; 3- Age, s. 133-134
Ali FERŞADOĞLU