Sayfa: [1]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: İbretlik Hatıralar(2)Tevhid Ve Şirke Kapı Aralamamak  (Okunma Sayısı 245 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Pürheves
**
Offline Offline
Mesaj Sayısı: 34

« : Eylül 03, 2008, 18:09:42 »

İbretlik Hatıralar (2)
28.10.2007
Fethullah Gülen Hocaefendi'nin bütün sohbetleri tevhid hakikatine çağrı mahiyetindedir; onun bulunduğu her mekan bir sohbet-i Cânân meclisidir. Ona göre, hususiyle bir dava eri, iman hizmeti hesabına yapılan işlerde, şahsen en ufak bir dahlinin olmadığına nefsini iknâ etmeli; her muvaffakiyetin Cenâb-ı Hakk’ın lütfu, bereketi, ihsanı ve inâyetiyle olduğuna gönülden inanmalı ve böylece hem şirkten kurtulmalı, hem de bencillik hâsıl eden vehimlerden uzak kalmalıdır.

Hâlis mü'min, illâ bir şeyi kıskanacaksa, her hayırlı işin, her başarının ve her semerenin Cenâb-ı Allah'a verilmesi konusunda kıskanç davranmalıdır. Mesela; bir yerde, vefâdan mı bahsedildi; hemen sözü evirip çevirmeli, "Mevlâ-yı Müteâl'den daha vefalı dost mu var ki? Küçük bir kusurunu gören herkes sana sırtını dönebilir, annen, baban, yârın, yârânın sana küsebilir. Fakat, en büyük günahları işledikten sonra bile ciddi bir nedâmet hissiyle tevbe edip "Rabbim" dediğinde mutlaka "Kulum" diye icabet eden Rabb-i Rahim'dir ki, O sana asla darılmayacak ve seni hiçbir zaman kimsesizliğe terk etmeyecektir." demelidir.. demeli ve Allah'tan bahsetmek dururken, başkalarının anlatılması karşısında kıskançlık duymalıdır.

Her fırsatta bu hususa vurguda bulunan Muhterem Hocamız, her girizgâhı değerlendirip tevhid hakikatini dile getirir ve hep Allah'a çağırır. Şirke karşı çok hassastır. Görünme, duyulma, tanınma ve bilinme arzusu gibi şirk şaibesi taşıyan fiillerin en küçüğüne dahi savaş ilan etmiş gibidir. Hususiyle dost ve arkadaşlarını felaket sebebi saydığı bu çirkinliklerden korumak için adeta çırpınmaktadır.

Bundan dolayı da, muhatapları kendisine de inşirah kaynağı olan bir kısım hizmetlerden bazı güzel haberler aktarınca, onların şevklerini kırmaz, heveslerini kursaklarında bırakmaz; fakat, mutlaka sözü bir şekilde Cenâb-ı Allah'ın inayetine ve kulların acz u fakrine getirir, tevhide davet hususunda yapacağı uyarılarını yapar.

Onun bu tavrı sadece şefkattendir; acır dostlarına, merhamet eder onlara, razı olamaz şirk gayyalarına yuvarlanmalarına...

Bir Telefon Konuşmasının Ardından

Hocamızın bu duygusunu dışa aksettiren hadiselerden birine birkaç gün önce şahit olduk. İkindi sohbeti sırasında bir telefon geldi. Önemli hizmetlere öncülük edenlerden birisi çok seçkin bir heyetle mühim bir programa gideceğini söyleyince, Aziz Hocamız yine sanki program hiç umurunda değilmiş gibi sözü hemen inâyet-i ilâhiyeye getirdi; Cenâb-ı Hakk'a teveccühün lüzumuna değindi ve tatlı bir üslupla mesleğimizin esaslarını zikretti.

Telefonu kapatınca "Belki biraz daha yumuşak, takdir edici ve şevklendirici bir tarzda konuşabilirdim!.." dedi ve sözlerine şöyle devam etti:

Neyin rıza-yı ilahîye muvafık olduğunu, hangi amelin Cenâb-ı Hakk'ın hoşnutluğunu kazandıracağını ve saflar arasında nerede bulunmanın bizi O'nun rızasına taşıyacağını bilemeyiz. Biz hep niyetlerimizi tashih etmeli ve şurada-burada görünmeyi değil, hâlis bir kul olmayı hedeflemeliyiz.

Bir insan vardır ki, cephede ilk safta durur; fakat, niyeti hâlis değildir. Onun maksadı sadece arz-ı şecâat etmek, cesaretini herkese göstermektir. Şahsî bir kısım planları vardır, onları gerçekleştirme kasdıyla, kendi hesapları için koşar; kendini ifade etme düşüncesiyle öne atılır. Önde koşuyor gibi görünür; heyhat ki, aslında gönlüyle gerilerin de gerisindedir.

Kimisi de vardır ki, her nasılsa ayaklarına bir pranga vurulmuş ve olduğu yerde kalakalmıştır. Hak yolunda şevkle koşanları hicranla seyretmekte ama kendisi onların yanında bulunamamaktadır. Zahiren geride kalmıştır, en arka saflarda görünüyordur. Fakat, onun gönlü hep aşkla hizmet edenlerle beraberdir; yüreği onlar için çırpınır durur. "Aralarında bulunamadım, bari onlara dua edeyim!" der; başını yere koyar, Mevlâ'ya yalvarır ve gözyaşı döker. İşte, bu kalb insanı, en gerilerde görünse bile hakikatte ve Hak katında en ön safta yer almakta ve cephedekilerle beraber gazâ sevabını paylaşmaktadır.

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in beyanını hatırlayın! Söz Sultanı, cihada gittikleri bir sefer esnasında yanındaki ashabına diyor ki: "Medine'de kalan öyle insanlar vardır ki, geçtiğiniz her vadide ve yürüdüğünüz her mesafede onlar sizinle beraberdirler. Hastalık onları Medine'de hapsetmiştir." Demek ki, şayet bir insanın gönlü hizmet heyecanıyla dolu ise, o, herhangi bir sebepten dolayı arkada kalmış olsa da, niyetinin hulûsuna binaen en öndekilerden biri gibi kabul edilecek ve onların aldığı sevabı alacaktır.

Bu açıdan, neyin ve nerede durmanın rızâ-yı ilâhiye muvafık olduğunu biz bilemeyiz. Kadirşinas vicdanlar bu konuda bazı şeyler söyleyebilir ama onlar da kesin hüküm veremezler. Onun için insan önde durur, aslında çok geridedir; ortada bulunur, belki de işin içinde bile değildir, bazen de çok geride görünür, fakat en öndekilerle beraberdir.

Meselâ; bir insan, mescide saatler önce gelmiştir. İlk safta oturma ve ilk safın sevabını alma onun hakkıdır; cami adabı da bunu gerektirir, evet, kim önce gelirse ön safta oturmaya o hak kazanır. Fakat, o kalkar sessizce geriye çekilir, arkada bir safta durur; bir başka mü'min kardeşinin ilk safa geçmesine, hutbeyi rahat dinlemesine ve gereğince istifade etmesine imkan tanır. "Yeter ki, anlatılanları daha iyi anlasın; varsın ilk safın sevabını o alsın! Kim bilir, Cenâb-ı Hak onun hürmetine beni de bağışlar." der ve arkaya çekilir. İşte, böyle bir insan, geride de dursa öndedir.

Hep önde görünmek için, ille de görülebilecek bir noktada durma ve kendini ifade etmek için uygun bir konumda bulunmaya çalışma, hafizanallah, uçurumun kenarında dolaşma demektir. Bu şekilde kendini tehlikeye atan ve manen ölüme yürüyen bir adam da -bütün parmaklar onu işaret etse bile- gerilerin tâ gerisindedir.

İşte, bu mülahazalardan dolayı telefondaki arkadaşımıza çok şirin konuşmadım. Kimse hakkında sû-i zan etmem; her öndekinin aslında sadece "görünen" biri olduğunu hiç düşünmem. Çünkü, öyle bir düşünce kalbin gıybeti sayılır ve günah olur. Fakat, dostlarımın yanlış fikirlerin ve kirli duyguların tesirine girmelerine de rıza gösteremem. Mesela, o kardeşimizin, çok önemli kimseleri pek mühim bir hizmete götürüyor olduğunu düşünsem ve bundan memnun olsam bile, neyin Allah rızası için olduğunu tam bilemediğim için "temkin" tembihinde bulunmayı da ihmal edemem.

Ey ihsan ve keremi bol Rabbim!..


Gönüllerimize öyle bir haşyet duygusu sal ki, sanki Seni görüyormuş gibi olalım, hep Senin tarafından görülüyor olma şuuruyla oturup kalkalım.. kalblerimiz haşyetle dolsun, taşsın ve biz hep Senin rızana koşalım!..

Evet dostlar,

İki gün önce bir gazetede, Londra'da yapılan "Değişen İslam Dünyası: Fethullah Gülen Hareketinin Katkıları" isimli konferansla ilgili bir haber vardı. Haberin başlığı "Dünya Gülen'i Konuşuyor" şeklindeydi. Buraya kadar arz etmeye çalıştığım sözleri Aziz Hocamızdan duyunca, gayr-i ihtiyarî dudaklarımdan şu cümle dökülüverdi: Dünya onu konuşuyor, o da hep Allah'ı...

Klompen'in Üzerindeki "Fethullah" Yazısı

Geçtiğimiz hafta, Hollanda'dan ziyaretimize gelen kıymetli bir misafirimiz Muhterem Hocamıza hediye etmek üzere bir çift klompen (ağaçtan yapılmış ayakkabı) getirdi.

Hediye almak istemediği halde, samimi gördüğü kimseleri kırmaktan çok çekindiği için getirilenleri -kerhen- kabul eden ama onları ilk fırsatta bir muhtaca vermeyi de itiyad edinen Hocaefendi, kendisine uzatılan tahta ayakkabıları tam alacaktı ki, üzerlerinde "Fethullah" yazılı olduğunu gördü.

Bir arkadaşımızın "Hocamızın adını taşıyan ayakkabılar ayağa takılmaz ki; edepsizlik olur?" diye fısıldadığı aynı anda, Hocaefendi'nin sesi yükseldi:

"Gerçi ayakkabılar ayaklar altında gezer; fakat, bunları başımızın üzerine koymamız icap eder; çünkü, üzerlerine Rabbimizin ismi nakşedilmiş!.." dedi ve onların kitaplığın en üstüne konulmasını istedi. Sonra da şu hakikat damlalarını sıraladı:

Bu ayakkabılar, üzerlerinde benim adım bulunduğu için değil, lafza-yı celâl yazılı olduğu için ayağa takılamaz. Keramet ismimde değil, onun içinde "Allah" lafzı bulunmasındadır. Sadece Lâfz-ı celâlenin ya da ona izafe edilen herhangi bir kelimenin ayakkabı gibi bir şeye yazılması yanlıştır.

"Allah" lafzı ism-i Zât'tır; bu ism-i şerif, değişik delâlet çeşitleriyle bütün ilâhî isimleri câmi'dir ve Hazreti Zât'ın unvan-ı mübeccelidir. Onun ifade ettiği mânâyı başka bir kelime ile ifade etmek de mümkün değildir.

Bazen namaz takkelerine "Allah" nakşı işleniyor. Arkadaşlara böyle takkeler verdiğimde mutlaka tembihte bulunuyorum; "İhtiyaç yerine girerken onu başınızda taşımasanız!" diyorum. Gerçi, öyle bir davranış çok ciddi bir kusur ve büyük bir kabahat değildir; fakat, Rabbimizin mübarek ismine -hele Kur'an hattıyla yazılı ise- çok saygılı olmak gerekir.

Bazen de annelerimiz, atlet ve gömlek gibi giysilerimize böyle bir nakış işleyebilirler. Mesela, bana gönderilen gömleklerin yakalarına da yine "Fethullah" yazıyorlar. Tabii, onları o şekilde kullanamıyorum; üzerinde lafz-ı celale taşıyan bir gömleği giymiş olarak banyoya falan girmeyi tehlikeli buluyorum, saygısızlık yapmış olmaktan korkuyorum.

Öyle bir hassasiyetim de var ki; bir yerde, Rabbimizin mübarek nâm-ı celilini bir münasebetle yazmışsam, onu silmede akla karayı seçiyorum. Rabbimizin ismini doğrudan doğruya, bir hamlede silmemeye çalışıyorum; evvela "lam"ın bir bacağını koparıyorum, sonra "he"yi siliyorum. Böylece, o kelimeyi lafz-ı celale olmaktan çıkarıp daha sonra geri kalan harfleri silebiliyorum. Bunu bazıları biraz fazla bulabilirler ama bence çok nazik bir konu ve dikkat edilmesi gereken bir husus.

Şimdi, o gömleği giyebilmek için yakasındaki işlemeyi sökmem icap ediyor. Sıradan bir etiketmiş gibi makasla da kesip atamıyorum. Harf harf sökmek aklıma geliyor. Fakat, neyi sökeceğimi düşününce gönlüm dağidar oluyor.

Aziz dostlar,

İşte, çok samimi hislerle gönderildiğine ve getirildiğine inandığım Hollanda klompenleri böyle mühim bir hakikate daha uyanmamıza vesile oldu. "Allah" lafz-ı celâlesinin hattında bile bizim sezemediğimiz manaları fark eden ve her gördüğünde onu öpüp koklama hisleriyle dolan kıymetli Hocamız bu vesileyle bize bir kere daha devrin Bişr-i Hafileri olma yolunu gösterdi.

Haddizatında, Hocaefendi, Bişr-i Hafi'nin menkıbelerde anlatıldığı kadar karanlık bir döneminin olduğuna hiç inanmaz. Onun kitaplarda nakledilen tevbesini, bir bataklıktan kurtulma hamlesi değil, Hak dostluğuna yürüme yolundaki ciddi bir adım olarak kabul eder; çünkü o, zannedildiği şekildeki bir bataklığa hiç düşmemiştir. Zaten, devrinin şartları da o çizgideki rivayetlerin doğru olmasına manidir.

Şu kadar var ki, Hazret'in, kutlular kervanına katılmasına vesile olduğuna inanılan hâdise pek ibretâmizdir: Yağmur damlalarının gökten sicim gibi boşaldığı bir gece yarısı Bişr-i Hafi evine dönmektedir. Nasılsa, çamur içindeki bir kâğıt dikkatini çeker. Üzerinde besmele yazılı olduğunu görünce o kağıt parçasını yerden alır; çamurunu temizler, lekelerini siler, sonra besmeleyi öper, yüzüne-gözüne sürer. Eve gelince de onu gül yağı ile bezer ve duvara asar. O gece Merv'in gönül erleri Hazreti Bişr'i rüyada, onların bile can attığı manevi ihsanlar içinde görürler. Gelip ona müjde verirler ve derler ki: "İsm-i celilini temizlediğin gibi Allah Teâlâ da seni temizledi; O'nun adını taşıyan kâğıda hürmet edip onu yücelttiğin için Cenab-ı Hak da seni aziz kıldı."

Ashâb-ı Kirâm Şahs-ı Manevî ile Beraber

Fıkıh Usulü kitaplarında bir ıstılah olarak ele alınmamış olsa da, Muhterem Hocamızın, kullanmakta bir mahzur görmediği ve geniş manalar yüklediği bazı kavramlar vardır. "Subjektif mükellefiyet" ifadesi de bunlardan biridir.

Ehlullah, akıllarından geçen sevimsiz her düşüncenin ve bir anlık da olsa kalblerine bir buğu gibi düşen her çirkin duygunun bir tokat olarak suratlarına çarpılacağından korkmuş; sadece söz ve fiillerini değil, duygu, düşünce ve hayallerini dahi hep temiz tutmaya çalışmışlardır. Bu kurbet ufkunun üveykleri, her zaman O'nu görüyor ya da en azından O'nun tarafından görülüyor olma şuuruyla yaşamışlardır. Dolayısıyla da başkalarının çok normal ve tabiî gördüğü meselelere onlar ihtiyatla yaklaşmış ve hatta konumlarına uygun görmedikleri pek çok mübaha da hiç yaklaşmamışlardır. İşte bu, belli seviyenin insanlarının özel hallerine ait hususî bir münasebettir; o münasebete göre de, hususî bir mükellefiyet söz konusudur ki, Hocamız ona "subjektif mükellefiyet" demektedir.

Muhterem Hocamızın, bu ufkun kahramanları arasında saydığı insanlardan biri de "Çöğender İmamı" olarak bilinen H. Salih Efendi'dir. Hocaefendi, Allah karşısında edepli olmaya misal verdiği ve Gönüllüler Hareketi hakkındaki hüsn-ü zanları dillendirdiği bir sohbette bu Hak dostuyla alâkalı şunları anlatmıştı:

Çok ciddi, vakur bir insandı, güldüğüne hiç rastlamadım. Hep Allah'ın huzurundaymış gibi dururdu; sanki gördüğümüz alemin ötesinde bazı şeyleri müşahede ediyormuşçasına dalgın dalgın bir hal aldığı çok olurdu. Hayatı boyunca hiç kanepe gibi yüksek bir yerde durmamış, hep dizleri üzerinde oturmuştu. Yatağa boylu boyunca hiç uzanmamış, belki elli sene rahat bir döşekte yatmamıştı; hep bir köşeye kıvrılmış, uykusunu öyle gidermişti. Doksan yaşında vefat edeceği zamana kadar bu hal ve tavrında bir değişiklik olmamıştı. Vefatında evine gittiğim zaman, oğulları yüzündeki örtüyü kaldırıp bana gösterdiler; çehresi pırıl pırıldı, nur gibiydi. Dediler ki "Biz elli seneden beri babamızın ayağını uzattığına hiç şahit olmadık; ayaklarını tam olarak uzattığını işte şimdi görüyoruz!.."

Salih Efendi, bir gün yanına oğlunu, damadını ve bir de Of Müftüsü'nü alıp Bozyaka'ya gelmiş. Fakat, bazı arkadaşlarla iman hizmetine dair bir kısım meseleleri görüştüğüm bir zamana denk gelince, onlara "Hocamız şu anda müsait değil!" denilmiş.

Toplantıya ara verdiğimiz bir sırada bana dediler ki: "Çöğenderli Salih Efendi" diye birisi geldi, biz de meşgul olduğunuz için geriye çevirdik." Bu sözü duyunca adeta beynimden vurulmuşa döndüm; çok üzüldüm. Çünkü, Salih Efendi gerçekten hakkında hüsn-ü zan ettiğim bir zattı. Çok coşkun va'z ettiği dönemleri hatırlarım, pek heyecanlı konuşurdu. Onun tavır ve davranışlarında, hatta mimiklerinde İslam'a tam inanmış bir insanın ruh haleti okunurdu.

Hemen kalkıp aşağıya indim. "Acaba nereye gitmişlerdir; nereye baksam, onları nerede arasam?" diye düşünürken, müftülüğün de içinde bulunduğu, Kestanepazarı'ndaki binaya gitmek aklıma geldi. Oraya vardım, mahfile çıktım; baktım ki oturuyorlar. Onun ellerini öptüm, diğerlerine de sarıldım. Çok özür diledim; "Bir yanlışlık olmuş, kalkın gidelim." dedim. Birbirlerinin yüzüne baktılar; Salih Efendi'nin çehresinden memnuniyeti belli oluyordu. Makamı Cennet olsun, "Vallahi, öyle birisi davet ediyor ki, icabet etmemek mümkün değil, hadi gidelim" dedi. (Bu söz onun hüsn-ü zannını ifade ediyordu, yoksa Fakirin kıymetini değil.) Onları Çeşme'ye götürdük, oraları ve samimi arkadaşları gördüler. Sonra da, o yümünlü ayağıyla her yere bereket taşıması için beraberce oradan oraya dolaştık durduk.

Salih Efendi, hizmet erlerinin samimiyetine yürekten inanıyordu; hüsn-ü zannı kavî idi. Çok önemli işler yapıldığına dair kanaati tamdı. Ashab-ı Kiram'ı bizimle beraber gibi görüyordu. Süleymaniye Camiine miydi, yoksa Fatih'e miydi, şu anda hatırlayamadım, arkadaşlar vaaza davet ettiklerinde "Tabii ki geleceğim. Ashab-ı Kiram'ın hazır bulunduğu bir yere ben nasıl gitmem!" demişti.

Şimdi siz bu türlü sözleri bazılarının hüsn-ü zannına verebilirsiniz. Ben de şahsım adına o sözlere kat'iyen sahip çıkamam, onlardan kendime asla pay ayırmam. Ashab-ı Kiram benimle beraber olmayabilir; hatta beni gördükleri için heyetten bile uzaklaşabilirler. Fakat, heyetin konumu açısından, Ashab-ı Kiram'ın şahs-ı manevî ile beraber olmasını da hiç yadırgamıyorum. Çünkü, mübarek bir davaya adanmış ruhlar bir cemaati teşkil etmektedirler; söz konusu olan bir şahs-ı manevidir. Hem onlar, iddiasız gönül erleridirler, öyle şeyhlik, alimlik, kutupluk, gavslık... gibi iddiaları yoktur onların. Tevazu ve mahviyet ruhu vardır gönüllerinde.. Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in ve ehl-i Sünnet'in yolunda hizmet etme azmi vardır sinelerinde.

Bugün kendini bilmez bir kısım densizlerin, imanlarının önüne geçen hasetleri yüzünden, yanlış anladıkları bazı meseleleri İslamî bir yanlışlık yapılıyormuş şeklinde seslendirerek bu harekete hücum etmeleri onların nefsanî hırıltılarıdır; cevap vermeye değmeyecek kadar değersiz beşerî zaaflarının hırıltılarıdır. Ne ki, temelde bu hizmeti kendi felsefesiyle ele alan insanlar ortaya konan hayırlı faaliyetleri samimane takdir etmektedirler.

İşte, Salih Efendi'nin sinesi de bu takdir hisleriyle doluydu, adanmış ruhlara çok farklı bakıyordu. Onların bir araya geldiği bir program söz konusu olunca, "Nasıl gitmem; şu anda bütün Ashab-ı Kiram'ın ruhaniyatı orada hazır!.." diyordu. Manevi bir gözle görerek mi bunu söylüyordu, bilemeyeceğim. Bu önemli bir iddia ve büyük bir sözdür; Allah ahirette onun hesabını sorar. Bu hakikati çok iyi bilen ve hep bir ayağı ötedeymiş gibi yaşayan o Hak dostunun rastgele konuşacağına hiç ihtimal vermiyorum.

Varsın bazı nâdanlar şahs-ı manevinin bu kudsiyetini anlamasınlar ve onu kâle almasınlar. Şayet, yürüdüğünüz yolun doğruluğundan eminseniz; Allah'a güvenmiş, sa'ye sarılmış, hikmete râm olmuşsanız, hedefiniz rıza-yı ilahi ise ve azminiz i'lâ-yı kelimetullaha düğümlenmişse, falanın filanın dedikodusuna hiç aldırmayın. Bu yolda yalnız olmadığınıza ve asla kimsesizliğe terkedilmeyeceğinize inanın ve yürüyün Cuma yamaçlarına...

Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
GoogleTagged

 
Gitmek istediğiniz yer:  


Benzer Konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
Risale-i Nur ve Tevhid İnancı Makale, Deneme ve Köşe Yazıları Üftâde 0 293 Son Mesaj Haziran 05, 2008, 20:39:56
Gönderen: Üftâde
Batıl İnanç Şirke Açılan Kapıdır Genel Üftâde 0 899 Son Mesaj Haziran 16, 2008, 02:03:49
Gönderen: Üftâde
AYET-ÜL KÜRSİ ( Tevhid ilmiyle alakalı en büyük Ayet-i Kerimedir.) Kur'an-ı Kerim Üftâde 1 703 Son Mesaj Dün 11:35:01
Gönderen: kırık mızrap
İbretlik Hatıralar M. Fethullah Gülen Hocaefendi Bab-ı Rahmet 2 328 Son Mesaj Eylül 03, 2008, 00:49:57
Gönderen: Bab-ı Rahmet
İbretlik Hatıralar (3)Musibetler Ve Dayanak Noktası M. Fethullah Gülen Hocaefendi Bab-ı Rahmet 0 134 Son Mesaj Eylül 03, 2008, 18:14:45
Gönderen: Bab-ı Rahmet

||| Etiketler |||
Ashab-ı Kiramın Misafir Oldukları Vaaz