Offline
|
 |
« : Ekim 05, 2008, 11:29:34 » |
|
Sevgili Dostlar,
Kış tatilini keyfiyet talimi hesabına değerlendiren ve bir haftalık kamp boyunca her anını tenvir etme gayreti gösteren hamiyetli insanların daveti üzerine, bir programlar serisi için Amerika’nın Chicago şehrine gitmiştim. Misafir kaldığımız oteli yedi günlüğüne de olsa Anadolu’daki herhangi bir öğrenci yurduna çeviren; diyar-ı gurbette ezan sesine hasret gideren, gürül gürül tesbihatla vecde gelen; Kur’an dersleri, müzakere meclisleri ve eğitim seminerleri sayesinde hemen her konuda bilgi edinen ve kadını-erkeğiyle, genci-ihtiyarıyla büyük bir iştiyak içinde konuşmacıları dinleyen güzel insanlara hitap etme sıramı savdıktan sonra, müteâkiben kürsüye çıkan Vehbî Vakkasoğlu Hocamızı dinlemiştim. Vehbî Hocamız, o günkü sohbetinin konusu olarak Hazreti Mevlânâ’nın hayatını seçmiş ve onun güzel ahlâkından misaller vermişti. Bir aralık sözü, Mevlânâ’nın kendi talebelerini görüp gözetmesine ve onların hemen her ihtiyaçlarıyla ilgilenmesine getirmiş; ezcümle, iki mürîdini nasıl evlendirdiğini ve onların yuva kurmaları için ne türlü yardımlarda bulunduğunu anlatmıştı.
Sohbet sonrasında çay içerken, arkadaşlarımızdan bazıları Hazreti Mevlânâ hakkında zikredilen üstün vasıfları hatırlatmış; aynı sıfatları üzerinde taşıyan M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin pek çok açıdan ona benzediğini söylemişlerdi. O sırada bir kardeşimiz söz istemiş ve “Hocaefendi’nin, evlenen talebelerine çok kızdığını ve sitem ettiğini duyduk; zannediyorum, bu iki Hak dostu sadece bu meselede farklılık sergiliyorlar!..” demişti.
Sahiden öyle miydi? Aziz Hocamız tanıdıklarının evlenmesine karşı mıydı? İzdivaca meylettiklerinden dolayı dostlarına kızar mıydı? Ev-bark edinmek isteyenleri kendi hallerine mi bırakırdı?
O gün, dilimin döndüğünce mevzuyla alâkalı bir kısım hususları şerhetmeye çalışmıştım; fakat, daha sonra da farklı yerlerde benzer sorularla karşılaştım. Faydalı olacağı zannıyla, aziz Hocamızın hayatından birkaç örnek vererek ve kendi sözlerinden bazı paragrafları naklederek bir iki noktaya dikkat çekmek istiyorum.
Hocaefendi’nin Düğünü
Fethullah Gülen Hocaefendi, Kur’an-ı Kerim’i hatmettiği gün, ailesi bir şükür ifadesi olarak bütün köylüyü davet etmiş ve herkese yemek yedirmişti. O vakit henüz ne olup bittiğini anlayamayacak kadar küçük olan Hocaefendi, meraklı gözlerle gelip gidenlere bakıp hakkındaki takdirlere ve dualara mana vermeye çalışırken, merhume validesinin “Seni evlendiriyoruz; bu senin düğünün!..” sözünü işitmişti. Tabiatındaki haya derinliğine yetiştiği çevrenin kazandırdığı edep, iffet ve mahcubiyetin de eklenmeye başladığı bir dönemde duyduğu bu söz Hocaefendi’yi utandırmaya yetmişti. Evet, o an mahcubiyetten kıpkırmızı kesilmişti ama -kaderin cilvesi- sahiden Kur’an’ı hatim merasimi bir manada Hocamızın ilk ve son düğünü olmuştu.
Gerçi, hayatının değişik devrelerinde, kendisine izdivaç teklif eden ve evlenmesinin yararlı olacağını söyleyen kimseler çıkmıştı; fakat, bir iki defa azıcık meyleder gibi olduğu evliliği sonunda bazı mülahazaları ve sübjektif bir kısım yorumları neticesinde tamamen reddetmişti.
Edirne’de bulunduğu günlerde Hüseyin Top Hoca çok ısrar etmiş ve Hocaefendi’nin aklına iyice girmişti. Şehrin eşrafından, asil, nezih ve varlıklı bir ailenin izdivaçla ilgili bir taleplerinin olduğunu söylemiş ve en azından tanışmak maksadıyla bir ziyarette bulunmayı ona kabul ettirmişti. Bir bayram günü, nasıl olduğunu bile anlayamamıştı ki, Hocaefendi yanındaki dostuyla beraber kendisini o ailenin evinde buluvermişti. Ancak daha içeri girer girmez buram buram terlemiş, mahcubiyetten adeta lâl kesilmiş ve tek kelime konuşamadığı gibi, başını kaldırıp etrafına dahi bakamamıştı. Bu mahcubiyetine talepteki teknik bir yanlışlık da inzimam edince canı çok sıkılmış, ilk fırsatta oradan ayrılmış ve bir daha izdivaca kat’iyen teşebbüs etmeme kararı almıştı.
Hocaefendi, daha o zamanlar herkes tarafından çok takdir edilen, sevilen ve hemen her mecliste sürekli adı anılan bir insandı. Kendi kararı kesin olsa da, tanıdıkları her fırsatta ona bazı kimseleri yakıştırıyor, kendilerince aday bakıyor ve değişik imalarla tekliflerde bulunuyorlardı. Hatta, bir defasında, aracısız ve vicahî bir taleple de karşı karşıya kalmıştı: Üzerine yönelen bakışlardan ve kendisini gösteren el-yüz işaretlerinden de kaçarak, Üç Şerefeli Cami’nin penceresine sığındığı, gece-gündüz orada yatıp kalktığı ve tam bir iffet âbidesi olarak yaşadığı zaman diliminde, vazifeli olduğu camide hadis dersleri yapar; kendisini dinlemeye koşan her kesimden insana hak ve hakikati anlatmaya gayret ederdi. O sırada, Hayriye Hanım denilen oldukça yaşlı bir kadıncağız da Hocaefendi’ye adeta annelik yapar, onu gözü gibi korur, derse katılan bayanları çekip çevirir ve sohbetten sonra herkes ayrılmadan da camiyi terketmezdi.
Bir gün, aziz Hocamız hadis dersini bitirip caminin arka maksurelerinden birine çekilmek üzereyken, birisinin kendisine seslendiğini farketmişti. Caminin boşalmasını bekleyen bir genç hanım konuşmak istediğini söylemişti. Hocaefendi, davetsiz misafirine sorularını toplum içinde ya da Hayriye Hanım’ın eşliğinde sormasını söyleyip evciğine, yani pencere arasına yönelmişti ama o özel konuşmak için ısrar etmişti. Bunun üzerine, Hocamız bir yandan kendisini pencereden içeri atarken diğer taraftan da mütearrizenin arzusunu yüzüne çarpmış; onu Allah’ın evinde Allah’tan korkmaya çağırmış ve bir güzel paylamıştı. Genç hanım, kötü bir niyetinin olmadığını, Allah’ın emri dairesinde hareket etmek istediğini ve hayırdan başka bir şey düşünmediğini söylese de, Hocaefendi’den yüz bulamamış ve sonunda biraz da öfkeyle, “Ne halin varsa gör; burada bu perişaniyetinle kal!” diye söylenerek çekip gitmişti.
Aslında, muhatap olduğu ailelerin hepsi iyi ve mazbut insanlardı; ne var ki, muhterem Hocamız çok önceden hükmünü vermiş, zorla kabul ettiği ilk teşebbüste de o kararını kesinleştirmişti; o kendisini tamamen Kur’an hizmetine vakfedecek ve hiç evlenmeyecekti.
Peygamber Efendimiz’in İkazı
Askerlik vazifesini tamamlayıp eve döndükten sonra, bu defa da babası, annesi, ablası ve bir de Enver amcası tarafından ısrarla evlenmeye zorlanan Hocaefendi, bazen onlara çok acı konuşur; İslam’ın fedakârlık beklediği bir asırda varlığını Kur’an davasına adamasını yeterli bulmazmış gibi davranan ve kendisini dünyaya çağıran yakınlarına sitem ederdi. Bir gün merhume validesi, “Oğul, ben hayatta iken senin başını da bağlayalım!” deyince, aziz Hocamızın cevabı şöyle olmuştu: “Ana, benim ayaklarım Nurlarla bağlı, siz de başımı bağlayacak olursanız ben nasıl hareket ederim!”
Muhterem Hocamız, öyle kat’i kararını bildirince ve diretince, Enver amcası ona “Şimdi biz ısrar ettik ama evliliğe yanaşmadın. Unutma, bir de otuz yaşındayken böyle ısrarlı bir teklif alacaksın; ondan sonra bir daha da aynı teklifi duyamayacaksın!..” demişti. Aradan yıllar geçmiş; Hocamızın Kestanepazarı’nda vazife yaptığı günlerin birinde, Yaşar Hocaefendi kendisini ziyarete gelmiş ve yakından tanıdığı biriyle evlenmesi hususundaki isteğini ısrarla dile getirmişti. Hocaefendi, daha önceki kararından dönemeyeceğini söyleyince, Yaşar Hoca dostunun boynuna sarılmış; “Sen de dinlemezsen, beni kim dinler?” deyip ağlamıştı. İşte, o anda Hocaefendi, Enver amcasının seneler önceki kerametvâri sözünü hatırlamıştı; zira, yaş ibresi tam otuzu göstermekteydi.
Her zaman mefkuresinin hayaliyle nefes alıp veren muhterem Hocamız, gözlerine başka hayalin girmesine müsaade etmeden yaşamayı hayat tarzı olarak benimsemiş ve o hal üzere kırkına ulaşmıştı. 1978 yılında hizmete müteallik meşguliyetlerin yoğun olduğu bir gün, ev işlerine de zaman ayırması gerekmişti ve iyice birikmiş çamaşırlarını yıkarken bekarlık bayağı canına tâk etmişti. Sadece bir kısım işleri değil, hayatı da paylaşabileceği bir insanın yokluğunu hissetmiş ve bir aralık içinden “Acaba evlense miydim?” diye geçirmişti. Bu mülahazayı zihninde yoğurmamış, düşünce potasına dökmemiş ve onun üzerinde uzun boylu durmamıştı; şimşek süratinde gelip geçen bir fikir olarak onu nisyan deryasına bırakmıştı. Lâkin, ertesi gün, o kadarcık bir mülahazaya bile mezun olmadığı hükmünü çıkaracağı bir haber almıştı. Sabahın nurunda, bir arkadaşı koşarak gelmiş ve şunu nakletmişti: “Gece rüyamda Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i gördüm. Size selam söyledi ve ‘Evlendiği gün ölür; cenazesine de gitmem!’ buyurdu.” Evet, bu bir rüyaydı ve genel prensiplerimize göre rüyayla amel etmek olmazdı. Fakat, Hocaefendi, o ikazı şahsı adına bir işaret bilmiş, tercih ettirici bir faktör şeklinde ele almış, Peygamber Efendimiz’in -rüyada söylenmiş de olsa- sözüne saygılı kalmış ve onu izdivaçla alâkalı kararının muhkemleşmesine sübjektif delil saymıştı.
Sünnet’i Terk Değil, Farz’ı Tercih...
Muhterem Hocamızı izdivaçtan alıkoyan başlıca üç sebep vardır:
Evvela; bir mü’min için biricik hedef Allah’ın rızasını tahsildir. Evlenme, yurt-yuva sahibi olma, bir iş kurma, mal-mülk edinme ve belli payelere ulaşma gibi meseleler bu asıl gayeye yardımcı ve vesile olmaları nisbetinde değer kazanırlar. Hocaefendi, ancak kendisini vakfetmek suretiyle vazifesini yapabileceğine ve Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğunu kazanabileceğine inanmıştır. Bilhassa ümmet-i Muhammed için bir felaket asrı saydığı şu hâzır zamanda, bazı kimseler kendilerini bütün bütün topluma feda etmezlerse, mevcudiyetlerini davaya adamazlarsa ve maddî-manevî füyuzât hislerinden fedakârlıkta bulunmazlarsa, mü’minlerin yüzlerinin gülemeyeceğine, Rasûlullah’ın namının cihanın dört bir yanına götürülemeyeceğine ve insanlığa kurtuluşa giden yolların gösterilemeyeceğine kanaat getirmiştir. Dahası, kendi adına, dini ihya etme yolundaki gayretlerin, aileden gelecek mutluluğun üstünde bir saadet vereceğini ümit etmiştir.
“Fakat, Allah Rasûlü evlenmiştir” diyerek, onun bu niyetine karşı çıkmak yersizdir. Zira, Rasûl-ü Ekrem asıl kudve ve şârîdir; O’nun bütün yapıp ettikleri bir yönüyle dindir. Bu itibarla da, O, hem düne hem bugüne hem de yarına yani bütün zamanlara, hem Arap yarımadasına hem Asya’ya hem de bütün dünyaya yani topyekün cihana hitap etmeli ve herkesi bağlayan objektif esaslar ortaya koymalıdır; en kuşatıcı ve en mükemmel rehber olmalıdır ki, Allah Rasûlü de öyle yapmıştır. Başka hiçbir insanı O’nunla mukayese etmemek lazımdır.
Ayrıca, aziz Hocamızın bu tercihi Sünnet’i terk değil, farzı tercih kategorisinde değerlendirilmelidir. Evet, izdivacın mübah, mekruh, haram, sünnet, vacip ve farz olan çeşitlerinin bulunduğu nazar-ı itibara alınırsa, evlilik Hocaefendi için olsa olsa sünnettir. Zira, İslam hukukçuları, şayet bir insan için nefsî ve şehevî arzularının peşine düşerek harama girme tehlikesi kat’î değilse, ama onun gönlünde evlenmeye karşı da tabiî bir rağbet varsa, böyle birinin evlenmesinin sünnet olduğunu söylemişlerdir. Fakat, i’lâ-yı kelimetullah vazifesi farzdır; hele bazı dönemlerde farz içre farzdır. Sadece iki rekâtlık namaz kılacak kadar zaman kalmışsa sabahın sünnetinin terkedilip hemen farzının kılınması gibi, sünnet ile farzın çakıştığı yerlerde farzı seçmek esastır. İşte, davanın hakkını vermeye engel olabileceği düşüncesiyle bekarlığı ihtiyar etmek bir manada farzı sünnete tercih etmek demektir. Ayrıca, hiç evlenmemiş âlimler manasına gelen “el-Ulemâü’l-Uzzâb” unvanlı kitaplara bakılırsa, muhterem Hocamızın bu seçiminde ve anlayışında yalnız olmadığı, tarih boyunca yüzlerce Hak dostunun mücerred kalmak suretiyle kendisini İslam’a vakfettiği görülecektir.
Zannediyorum; Hocaefendi’nin hayatını yakından bilenler, çocukluk dönemi hariç tutulursa tam atmış senedir onun “davam, davam” diye inlediğini görenler ve gaye-i hayali uğrunda nasıl ızdıraplı bir ömür sürdüğüne şahitlik edenler, onun bu tercihindeki isabetini kabullenecek ve fedakârlığını alkışlayacaklardır. Hayatı kendi cismanî dairesinden ibaret görenlere ve evliliği bir oyun zannedenlere bu hakikati anlatmak ise mümkün olmasa gerektir.
Sâniyen; muhterem Hocamızın fıkıh telakkisi içinde, bir insanın kendisi -başka geliri bulunmadığından dolayı- kat’î haram olmayan şüpheli şeyleri yese içse bile, ailesinin geçimini ona bağlaması doğru değildir. İnsan çoluk çocuğunu mutlaka helal rızıkla beslemelidir. Hocaefendi, irşad vazifesini kulluk borcu bilmiş; o işle uğraşmasına mukabil kendisine takdir edilen resmî ücreti şüpheli saymış ve ancak zaruret miktarınca ondan istifade etmiştir. Hayatının büyük bir bölümünü fakr u zaruret içinde geçirmiş; “haram lokma” korkusundan dolayı günlerce aç kalmıştır. Düşük gelirli bir memur olarak çalıştığı senelerde, çoğunu hizmet-i imaniye yolundaki seyahat ve gayretleri için harcadığı maaşını kendisine zor yetirebilmiştir. Gıdaya ayıracak parası olmadığı için aylarca sadece patates haşlayıp onunla iktifa edecek kadar hassas yaşayan Hocamızın o dar imkanlarla bir başkasına bakması zordur; hele ailesinin rızkı için dahi olsa minnet altına girmesi imkansızdır. Evliliği bir iki kez düşündüğü ilk dönemde, sürekli kendi kendine, “Acaba gayr-ı meşru bir kazanca tevessül etmek zorunda kalır mıyım? Esas vazifemi bırakıp dünyaya tâlip ve râgıp (istekli) olur muyum?” deyip ürpermiştir.
Sâlisen; mezkur iki önemli sebebin yanı sıra, Hocaefendi’nin -kendi ifadesiyle- aşırı hassasiyeti ve fevkalâde titizliği de mücerred kalmasında belirleyici bir rol oynamıştır. Bir münasebetle bu hissini şöyle dile getirmiştir: “Kimsenin hayatını zehir etmeme düşüncesinin de ciddi bir tesiri olduğunu söyleyebilirim. Çünkü, özellikle bazı mevzularda oldukça hassasım; aynı duyarlılığı beklediğim insanlarda onu göremezsem kırıcı olabilirim. Bundan dolayı, ‘Acaba bir başkasının başına dert mi olurum?’ diye düşünmüş ve ‘Hakkım var mı benim bir insana zulmetmeye?’ gibi mülahazalarla dolmuşumdur. Kendi ruh haletim içinde beni tanımayanlar bu duygumu anlayamayabilirler. Fakat, bazen belli bir seviyenin insanları gördüğüm en yakın arkadaşlarımda beklentilerimi bulamayınca, bunca zamanlık yalnızlığımın da verdiği hassasiyetle, onları biraz rencide ederim ama bu bana çok pahalıya patlar. Öyle ki, birini azıcık üzsem, kendim kederden perişan olurum; kaderim gibi olan bu insanların ellerini öpercesine onlardan özür dilerim; ‘Hakkınızı helal edin, canımı size vereyim!’ derim. Haklı olarak hassasiyetimin gereğini ortaya koymuş bulunsam da, bir insanın benden dolayı üzülmesine dayanamam; içimde kopan fırtınalarla bir çam devirsem, onu tamir edene kadar uyuyamam; muhataplarım haklarını helal etseler bile ben kendimi bir türlü bağışlayamam. İşte, bu halim, bir masumeye hayatı çekilmez kılma ve böylece kendimi de bir azabın içine atma endişelerimi hep canlı tutmuştur.”
Zeyd’in Nikahı ve Hocaefendi’nin Veliliği
Kıymetli Arkadaşlar,
Evet, muhterem Hocamız gibi bekarlığı tercih eden Hak erlerinin özel durumları, objektif kural olarak kabul edilmemeli ve herkesten aynı fedakârlık beklenmemelidir. İradesinin hakkını verebilen öyle dava adamlarının hallerinin sübjektif olduğu nazar-ı itibara alınmalı ve meseleye dinin ruhundaki denge zaviyesinden yaklaşılmalıdır. Ne var ki, şahsî haz ve lezzetleri adına hiçbir mülahazası olmayan, nâm-ı celîl-i Muhammedî’nin her yanda duyulması için maddî-manevî nimetlerden ferâgatta bulunan bu kahramanların hasbîliği de mutlaka takdir edilmeli ve alkışlanmalıdır. Zaten aziz Hocamız misillü mefkure insanları, i’lâ-yı kelimetullahtan başka hiçbir emel beslememiş ve varlıklarını sadece bu sevdaya vakfetmişlerdir; fakat, kendi hususî hallerini bir esas ittihaz etmemiş, herkesi bağlayan bir nümune şeklinde âleme sunmamış; bilakis, başkalarının nazarlarını dinin objektif disiplinlerine çevirmiş, talebelerini kendi elleriyle evlendirmiş ve onların yurt-yuva kurmalarına yardımcı olmuşlardır.
Muhterem Hocamızın izdivaca yönlendirdiği, hayırlı bir eş seçmesine yardım ettiği, düğün hazırlıklarının bir kısmını üstlendiği, nikahında hazır bulunduğu ve dünya evine girdiğinde ihtiyaçlarını gördüğü insanların sayısı hiç de az değildir. O, evlilik konusunda da istişarenin hakkını veren, uygun zamanı gözeten, dinin disiplinlerine riayet eden ve izdivacı sadece talî bir mesele, rızaya bir vesile bilen bütün tanıdıklarını mutlaka desteklemiştir.
Bu cümleden olarak, aziz Hocamızın rahle-i tedrisinde beraberce diz çöktüğümüz arkadaşlarımızdan Zeyd, birkaç sene evvel evlilik için müsaade almış; işaret edilen insanlarla müşaverede bulunduktan sonra onların yardımıyla bir hayat arkadaşı tayin etmişti. Türkiye’de kaldığı süre içinde resmî işlemlerini yaptırmış ve bulunduğumuz yere gelmek üzere vize beklemeye durmuştu. Müstakbel eşiyle beraber, vize çıkar çıkmaz hicret yoluna düşmek niyetindeydi. Bu arada, her ne kadar resmî evrak tamamlanmışsa da, rıza-yı ilahîyi tahsil yoluna koyulurken “helalliği” ile seyahatinin bütün bütün mahzursuz olmasını ve nikah akdinin “huzur”da gerçekleşmesini istiyordu. Acaba Hocaefendi, onca ızdırabının ve meşguliyetlerinin arasında kendilerine de zaman ayırıp huzurunda gıyabî nikah duası yapılmasına razı olur muydu? Böyle bir talepte bulunmaktan haya eden ama Hocamızın duasına karşı da müstağni kalamayan Zeyd kardeşimizin o gün için nişanlısı, şimdi mualla zevcesi, saygıdeğer Büyüğümüze -özetle- şöyle bir mektup yazmıştı:
“Şefkatli Efendim,
Talebelerinizden birine yol arkadaşı olurken Zât-ı âlînizin saadet dairesine “gelin” gireceğimi düşünüyor, kendimi öyle kabul ediyor ve bu nimet karşısında ne yapacağımı, nasıl şükredeceğimi bilemiyorum. Afv ve merhametinize sığınarak, izdivaç hususunda -keşke her meselede öyle olsaydı- vekâletimi kabul etmenizi ve velîm olmanızı arzuluyorum. Nikahımızın, velîm olduğunuz mecliste kıyılmasını Zât-ı âlînizden dileniyorum. Mehir de dahil her hususun sizin tarafınızdan belirlenmesinin hemşireniz için ayrı bir bahtiyarlık vesilesi olacağını arz eder; böyle bir istekte bulunma cüretimden dolayı affınızı dilenir, ellerinizden hürmetle öperim. Kendisini hizmetçiniz olmaya hazırlayan ve size sunacağı bir kaşık çorbanın hayaliyle “herle” yapmasını öğrenmeye çalışan hemşirenizin vize alabilmesi için de dualarınızı istirham ederim.”
Bu mektubun, mübarek elleri bûs eylemesinin üzerinden beş on gün geçmiş; kalabalık bir grubun misafirimiz olmasından ve aziz Hocamızın meşguliyetlerinin birkaç kat artmasından dolayı arkadaşımızın ümidi neredeyse tükenmişti ki, o akşam bir müjdeci koşarak Zeyd Hocanın odasına dalmış ve sevinçle “Az sonra seni çağıracaklar!” deyivermişti. Vize işlemleri uzayınca vazifesinin başına dönen ve kulağı Türkiye’den gelecek haberde heyecanla bekleyen Zeyd, böylelikle ilk muştuyu almış oluyordu.
Yatsı namazı ikâme edildikten sonra, muhterem Hocamız bazı misafirlerimize işaret edip kendi odasına girmelerini istemiş; diğerlerine de “Siz de gitmeyin, baklava dağıtacağım” demişti. Herkes “Hayırdır inşaallah!..” nakaratıyla dışa akseden bir merak içinde ne olup bittiğini anlamaya çalışırken bir ağabey “Zeyd’in nikah duası yapılacak, Hocam onun baklavasını dağıtacak!” deyince bir latifedir, bir sevinçtir kaplayıvermişti ortalığı.
Hizmet etme bahanesiyle, bir iki arkadaş biz de girmiştik münevver odaya; içeride bulunmamızın bir hikmeti olsun diye, koşmuştuk herkesin her ihtiyacını düşünen Hocamızın daha önceden hazırladığı baklava tepsilerini kucaklamaya. İçerideki yaklaşık on beş kişinin hepsi hayranlık duyduğumuz ve kendileri gibi olmaya özendiğimiz büyük kâmetlerdi. O zaman anlamıştık ki, muhterem Hocamız Zeyd’e bir sürpriz yapmış ve bu kıymetli misafirlerin de duada hazır bulunmaları için bir iki hafta beklemiş. Zât-ı âlîleri önce nikahın önemini, rükünlerini ve yapılış şeklini anlattı; resmî nikahın da “evlilik akdine yettiğini” ama bu şekilde ayrıca dua edilmesinin, Allah’ın adının anılmasının ve büyüklerin duasının alınmasının önemini vurguladı. O esnada Hocamızın o kadar mûnis ve o denli babacan bir hali vardı ki, adeta sekine televvünlü iklimindeki herkesi mest etmiş ve kendisini seyreden bütün gözleri yaşartmıştı. Sonra, o hiç tanımadığı ama iman hizmetinin bir ferdi olduğu için değer verip velîliğini kabul buyurduğu hemşiresi adına mehir tesbit edilmesini istedi. O sırada bizim Zeyd’in hali tam seyirlikti. “Mehir olarak ne vereceksin?” sözünü işitince, zaten al al olan yanakları kulaklarına kadar kızardı. Sadece eliyle Abdullah Hocamızı işaret edebildi ve onu vekil tayin ettiğini belirtti. Muhterem Hocamız, latife yaparak, “Ben kız velîsiyim, mehri az tutarsanız razı olmam!” deyince takdirin kendisine ait olduğu söylendi. Hocaefendi, “Dörtte biri mihr-i muaccel, dörtte üçü de mihr-i müeccel olmak üzere şu kadar!..” hükmünü verince, Zeyd kulağımıza eğilip “Yahu ben bu parayı nasıl öderim?” dediyse de itiraz mümküm mü; onu cesaretlendirmek yine bize düştü: “Madem mehri Hocamız tayin etti, ödeyemezsen kapısına dayanırsın!..” deyip tebessümleştik.
Akabinde, muhterem Hocaefendi’nin ve senelerdir adlarını takdirle andığımız, hep önümüzde birer âbide gibi gördüğümüz diğer şahitlerin huzurunda, “meleklerin selam durduğu insan” iltifatına mazhar Samsunlu Hocamız kısa bir hutbe okudu, evlilikle alâkalı ayet ve hadisleri zikretti. Sonra Zeyd’e dönüp sordu “Falan kızı filânı tezevvüc ettin mi?” Kekeleye kekeleye cevap veren arkadaşımıza izdivacı kabul kelimelerini tam telaffuz ettirmek için bir iki tekrar yaptırdıktan sonra, Zât-ı âlîlerine döndü: “Velîsi olduğunuz falan kızı filânı Adem oğlu Zeyd’e tezvic ettiniz mi?” O mübarek dudaklardan “tezvic ettim” beyanı dökülünce, hemen eller kaldırıldı, sesli bir dua yapıldı ve “âmin” sözüne karışmış temenniler dile getirildi. Dua biter bitmez, Zeyd kardeşimiz Hocamızın elini öpmeye koştu; “Ayıp oluyor, ben el öptürmüyorum, sen de biliyorsun!” şeklinde mukabele görünce, bu defa kutlu cübbeye uzandı, yüzünü gözünü sürdü.
Ne var ki, ertesi gün Zeyd Hoca’yı bir telaş almıştı; belirlenen mehrin acil kısmını hemen sahibine teslim etmeliydi. Bu arada, düğün ve yol masrafı için de bir hayli para lazımdı. Anne-babasından isteyemezdi, onların halleri belliydi; başkasından da talep edemezdi, zira bulunduğu yerin kredisini şahsî işleri için kullanıyor olmaktan çok korkardı. “Biz yardım ederiz!” desek de, bütün talebelerin eti-budu neydi ki!.. Birkaç arkadaş “Ne yapsak acaba?” diye düşünürken, biri yine koşarak gelip Zeyd’in çağrıldığını söyleyiverdi. Muhterem Hocamız, “Şunu al, hem mehrin peşin ödeyeceğin miktarını ver hem de ilk ihtiyaçlarını gör; inşaallah geri kalanı da sonra hallederiz.” demişti. Zeyd, ona “alamam” diyemezdi; zaten öyle demesine de lüzum yoktu. Çünkü yeryüzünde minnet etmeden iyilikte bulunacak insanların zirvesinde Hocamız da vardı; o yapar eder ama bütün iyiliklerini hemen unutur ve ihsanlarıyla hiç kimseyi utandırmazdı.
Bu arada, Zeyd kardeşim mahrem sayacağı o şirin anları fâş etmemden dolayı belki rahatsızlık duyacaktır. Fakat, onca şahit nezdinde gerçekleşen hadise zaten dar daireye mahsus olmaktan çıkmıştır. Ayrıca, maksadım onu ve tatlı hatırasını nazara vermek değil, Hocaefendi’nin meseleye yaklaşımını kendi gözlerimle gördüğüm müşahhas bir misalle somutlaştırmaktır. Hem o mazhariyete eren ilk ve son insan olmadığını ders arkadaşım da bilir; zira, Hocamızın bu iltifatı umumîdir, bütün dostlarına şâmildir, çoğu zaman liyâkate bağlı cereyan etmemektedir ve şimdiye kadar ondan çok kimse nasiplenmiştir.
Kurb-i Sultân Âteş-i Sûzân
Can Dostlar,
Arz ettiğim hususlar mahfuz; günümüzün karasevdalılarının izdivacı meselesi, muhterem Hocaefendi’nin “Aklımı hislerimin önüne geçirmeye çalışıyorum!” dediği ve çağımızın şartları ile insanların temayüllerini müşterek mütalaa edince geri adım attığını düşündüğü hususiyle iki konudan biridir:
Aziz Hocamız iman hizmetine bedel maaş alınmasını asla kabullenememiş; adanmış ruhların gerekirse inşaatlarda çalışarak, taş kırarak, kerpiç taşıyarak, hatta hamallık yaparak alın teriyle iâşelerini kazanmalarını ve sonra da beklentisizce hizmet etmelerini dilemiştir. Fakat, genişleyen daire ve değişen konjonktürü nazar-ı itibara alınca, gönül erlerinin bütün mesailerini daha önemli bir işe teksif etmelerinin lüzumuna inanarak “zaruret miktarı” ücret almalarında bir mahzur görmemiştir. Bununla beraber, herkesin “Acaba bunu hak ediyor muyum; yoksa, âhiret nimetlerini dünyada yiyip tüketiyor muyum?” diye sürekli durumunu sorgulaması gerektiğini belirtmiştir.
Evlilik mevzuunda da halktan ve sıradan insanlardan değil ama yol arkadaşlarından ve talebelerinden elden geldiğince fedakârlık göstermelerini, izdivacı talî konumunda değerlendirmelerini, asla acele etmemelerini ve vakt-i merhunu gelince de belli bir gaye çizgisinde o işe girişmelerini istemiştir. Evet, aziz Hocamız, sadece önemli hizmetler göreceklerine inandığı ve belli bir yere koyduğu kimselerden muvakkat ferâgatlar beklemiş; şayet umduğunu bulamamışsa, işte o zaman dava adına üzülmüştür. Söz konusu evliliklerin akabindeki, bizâtihî izdivaçtan değil muhataplarına biçtiği kıymetten kaynaklanan ve belki de kaderin bir cilvesi olan Hocamızın bazı hikmetli sitemleri ile iradî tavırları, kısa bir müddet bile olsa harem dairesinde bulunmuşların, dünya evine girme sürecinde “Kurb-i sultân âteş-i sûzân buved.” hakikatini hakka’l-yakîn yaşamalarına, sultana yakınlığın yakıcı ateş olduğunu daha derinden duymalarına, dünyanın bir parmak balına mukabil mefkureyi arkaya atmış olma korkusunun bitevî acılığını yudumlamalarına ve daha yolun başında kendilerine çeki düzen vererek, bu sayede hizmet yörüngeli hayatlarını arızasız sürdürmelerine vesilelik etmiştir.
Zannediyorum, muhterem Hocamıza mevzuyu istifsar sadedinde sorduğumuz bir sual ve aldığımız cevap bu meselenin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır: “İzdivacı tabiî, dinî ve mantıkî gördüğünüz ve bunu her fırsatta ifade ettiğiniz halde, mücerred kalmasını umduğunuz insanlar ve beklentilerinizle örtüşmeyen durumlar da oldu mu?” şeklindeki sorumuza Hocaefendi şu şekilde mukabelede bulunmuştur:
Hiç kimsenin mutlak surette mücerred kalmasını beklemedim; beklemem de. Çünkü, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, fıtrata uygun bir sünnet vaz’etmiş; o sünneti kendisi de uygulamış ve onun tatbik edilebilir bir sistem olduğunu ümmetine göstermiştir. O, en mükemmel rehber olduğundan objektif esaslar ortaya koymuştur. Bizim için örnek alınacak ve yoluna uyulacak yegâne insan da O’dur. Dolayısıyla, İslam’da dünyadan tamamıyla el etek çekerek hiç evlenmeme ve çoluk-çocuğa karışmama şeklinde bir ruhbaniyet yoktur. Evlilik konusunda tabiî ve esas olan, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in sünnetine iktida etmektir. Normal şartlarda her Müslüman yuva kurmalı, çocuk sahibi olmalı; Peygamber sevgisiyle dolu bir neslin yetişmesine, devamına ve çoğalmasına katkı sağlamalıdır.
Bu açıdan, hiçbir zaman izdivacın karşısında olmadım, bilakis zamanının geldiğini düşündüğüm tanıdıklarımı o meseleye teşvik ettim; “İffet çok önemlidir; dava erleri bu mevzuda da hüsn-ü misal teşkil etmeli ve kat’iyen günaha girmemelidirler. Şayet mâsiyete düşme tehlikesi söz konusu ise nikahın koruyuculuğuna sığınmalıdırlar!” dedim. Fakat, bu meseledeki aceleciliğin belki aile hayatı itibarıyla bile insanın başına çok büyük problemler getireceğinden hep endişe ettim. Belli konumdaki kimselerin zamansız teşebbüslerini bir yönüyle cepheden kaçma saydım; “Hizmetin birazcık hatırı olmalı!..” mülahazasını taşıdım. Bu mevzuda da en azından görüşerek, konuşarak, danışarak ve hatta kılı kırk yararak hareket edilmesi gerektiğine inandım. Bazı insanların, iktiza ederse, elli beş yaşında izdivaç yapan rahmetlik Bayram Ağabey gibi sabırlı davranmalarını arzuladım.
Evet, hayat sadece teehhülden ibaret değildir. Asr-ı saadetten günümüze kadar hemen her zaman diliminde Cenâb-ı Hakk’ın ekstra lütuflarıyla serfiraz öyle kâmet-i bâlâlar yaşamışlardır ki, “uzzâb” namıyla anılan o insanlar, dünyayı ellerinin tersiyle itmiş ve kendilerini tamamen i’lâ-yı kelimetullaha vermişlerdir. Hayatları boyunca çoğunlukla günde on beş-yirmi saat çalışmış, ancak üç-dört saat uyumuşlardır. Yeme-içme için yaratılmadıklarını düşünerek ve sofra başındaki vakti dahi zâyi sayarak ömürlerinin büyük bir bölümünde günde bir kere yemek yemiş; bazen yalnızca bir bardak süt ile iktifa etmişlerdir. Bu iffet âbideleri, ilmi ve davayı izdivaca yeğlemiş; hayatlarını dinin neşrine adamış ve her gün bir kısım hakikatleri kaleme alarak bir ömre raflar dolusu kitap sığdırmışlardır.
Nitekim, Asrın Çilekeşi, “İzdivacı hiç düşünmediniz mi?” diye soranlara “Âlem-i İslâm’ın dertlerini düşünmek kendimi düşünmeme fırsat vermedi; Ümmet-i Muhammed’in ızdırabı bana onu unutturdu!” demiştir.
Hayallerimdeki Gençler
İşte, ben de aklımla ve mantığımla değil de, kalbimle ve hislerimle, hep bu prototipi aradım. Hiç kimsenin o ruhânîlere benzemesini şart koşmadım ama o türlü dostlara sahip olmaya can attım. Mesela; takdir-i ilahî ile geldiğim şu diyar-ı gurbette on sene kalacaksam ve kader beni onca sene sonra geriye döndürecekse, istedim ki, dostlarımdan bazıları “Yahu bu on senelik sergüzeştide şu adamdan ayrılmayalım!” diye azmetsinler.. ellerini açıp “Allahım, bize onunla beraber olma ve beraber dönme şerefini lutfet. Cismâniyetimiz adına ölsek, bedenimiz itibarıyla çatlasak ve hasretten cayır cayır yansak dahi, ne olur Allahım, bizi bu beraber dönüş şerefiyle şerefyâb eyle!..” diyecek kadar yüreklerini ortaya koysunlar... Evet, böyle insanları aklımla ve mantığımla değil, gönlümle ve hislerimle beklemiş; bu duygumun yeterince anlaşılamadığını acı acı seyretmiş ve belki bu zaviyeden az da olsa inkisar yaşamışımdır. Zinhar, şimdi bunu dile getirişim, bir kısım arkadaşlarımı tecrim etme ve onları helalleşmeye yönlendirme şeklinde değerlendirilmemeli; davanın hatrının ve dostun maiyyetinin her şeye üstün tutulması gerektiğine inancımın ifadesi olarak kabul edilmelidir.
Şayet, yeme-içme, çalışıp kazanma, çoluk-çocuğa karışma gibi meseleler fıtratın gereği olmasaydı, “Bizi bekleyen bunca hizmet varken, bu türlü şeyleri aklının köşesinden geçiren insanlar, kendi mantıklarına ihanet ediyorlar!” derdim. Ne var ki, Cenâb-ı Hak, bizi yaratırken hayatımızın bir yanını da öyle istek ve ihtiyaçlarla örgüleyip irtibatlandırmıştır. Fakat, unutulmamalıdır ki, bu tabiî ve beşerî meyiller, rağbetler, ihtiyaçlar ve zaruretler, ibadet ü taat zümresinden sayılmamıştır; belki, ibadet ü taate koşacak mü’minlerin his ve mantık âlemine istikamet kazandırmaya vesile tâlî meseleler cümlesinden addedilmiştir.
Ne acıdır ki, bugün bazı kimseler, daha liseye intisap eder etmez, “Benim dünyaya karışmama yedi sene kaldı.” deyip sabırsızlıkla ayları/yılları saymakta; hele üniversiteyi bitirir bitirmez, “Şimdi sıra bu işe geldi!” mülâhazalarına kapılıp kendilerince sıcak yuva hayalleri kurmaktadırlar. Boyunduruğun yere konduğu, ırzın çiğnenip namusun payimâl olduğu, her yanda ilhadın kol gezdiği ve Kur’an davasının fedakâr ruhlar beklediği bir dönemde bu kadar bencillik, cismâniyete bu denli bağlılık ve bu ölçüde mefkuresizlik bilmem ki neyin ifadesidir?!.
Şahsen, o türlü düşünceleri İslâm’a, imana ve Kur’ân’a hizmet felsefemle telif edemiyorum. İmanlı bir gencin daha okul sırasında otururken, “Acaba benim bahtıma hangi karanlık nokta düşer ve elimde iman meşalem nereye hicret ederim? Acaba Rabbimi kimlere anlatırım? Acaba okul bitene kadar gerekli donanımımı tamamlayabilir ve hizmete/hicrete liyâkat kesbedebilir miyim?” hülyalarıyla nefes alıp vermesini bekliyorum ve Kur’an talebesine ancak bu ruh haletinin yakışacağına inanıyorum. Evet, yeri geldiğinde ve iktiza ettiğinde lisedeki bir talebenin bile evlendirilmesinden yanayım; ancak, izdivacı hayatın gayesi gibi algılayan ve hep onun peşinde koşan mü’min gençleri anlayamıyorum. Cismâniyetinin arkasına takılıp giden ve vakitsiz başını soktuğu dünya evinde bir hanepereste dönüşen her insanı, kayan bir yıldız gibi görüyor; kendimi kalabalıklar içinde yapayalnız kalmış ve sessizliğin sarhoşu olmuş bir adam gibi hissediyorum.
Ancak, bunlar, benim kalb ve ruh ufkuma ait mülahazalar.. Hazreti Pîr-i Mugan’ın gönül dünyasını yansıtan duygular... Herkesin bu seviyede ve arzu ettiğim ölçüde prototip bir insan olamayacağının farkındayım. Bazılarının “Âhiret düşüncesi tamam, mefkure mülahazasına ‘amennâ’ ama biraz da dünya olsun!” demelerini mazur sayıp sineye çekmeye çalışıyorum. Ne ki, hiç olmazsa günümüzün karasevdalılarının bu mevzuda da gerekli fedakârlığı ortaya koyup, beni bütün bütün inkisâr-ı hayale düşmekten kurtaracakları ümidini gönlümde diri tutmak istiyorum.
İzdivaçtan Gâye El Ele Rıza-yı İlahiye!..
Sevgili Arkadaşlar,
Muhterem Hocamızın duygu dolu ve mefkure buudlu bu sözlerini aktardıktan sonra, Zât-ı âlîlerinin ısrarla üzerinde durduğu bir iki hususu daha hatırlatarak bu mevzuyu noktalayacağım:
Din, bir taraftan evlenmeyi meşrû kılıp onu teşvik ederken, diğer yandan da meseleyi gaye ile sınırlandırmaktadır. “Gayeli izdivaç”, enine-boyuna düşünülerek yapılan, hissin yanında aklî-mantıkî temelleri de bulunan ve bir ömürlük beraberlikten ziyade ebedî saadeti hedefleyen izdivaçtır. Bu itibarla, evlenecek kimseler, birbirinin dış görünüşüne, üst-başına, kılık-kıyafetine, soy-sopuna ve servet ü sâmânına değil, ruh güzelliğine, ahlâk anlayışına, iffetli duruşuna, faziletli oluşuna ve karakter yüksekliğine göre karar vermelidirler. Bu karar aşamasında ise, hissî davranmaktan korkmalı, Allah’ın merhametine sığınıp doğruyu bulma hususunda O’na dua dua yalvarmalı ve kendilerini çok seven, öz canı kadar aziz bilen yakınlarının, dostlarının mülahazalarını da mutlaka almalıdırlar. Bir kere de, “tamam” deyince, artık birbirini ebedî hayat arkadaşı, candan bir hayırhah ve hizmette yardımcı görmeli; beraberce Allah’ın rızasına yürümelidirler.
Maalesef, şimdilerde hissîliğe takılıp giden ve neticede boşanmaya sebebiyet veren bir evlenme furyası başladı ki, onun kötü neticeleri karşısında yürekler parçalanıyor ve ehl-i vicdanın kaddi bükülüyor. İnsan için ya bir nimet, ya da bir nikmet olabilecek böyle bir mesele, akla, mantığa ve istişareye havale edilmesi gerekirken, beşerî heveslerin ve aldatıcı hislerin güdümüne bırakılıyor; bu da, hem fertlerin gönüllerinde hem de toplumun bünyesinde onulmaz yaralar açıyor. Evlenirken gerekli tetkikâtı yapmamış ve dinin prensiplerini gözetmemiş kimselere, iş gelip boşanma kertesine dayanınca, en âkilâne kriterlerin dahi hiçbir yararı olmuyor.
Bundan dolayı, toplumun rağbet ettiği ama pek büyük yanlışlıklar yaptığı iki konuda mesele çok ciddi ele alınmalı; hacca gitmeye niyetlenenler ile evlenmek isteyenler için mutlaka kurslar açılmalı; liyâkatini ortaya koyamayan ve diplomasını alamayan kimseler hacca gönderilmemeli ve kat’iyen evlendirilmemelidir. Haccın tamamiyeti, şuurlu ve eğitimli olmaya bağlı bulunduğu gibi, huzurlu bir aile hayatı sürdürebilmek de ancak konuyla alâkalı gerekli talim ve terbiyeyi tamamlamaya vâbestedir. Evet, dinin emirleri arasında hac ve evlilik için kurs açılmasıyla ilgili bir madde yoktur; fakat, dinde câhil kalmaya, yuvayı bilgisizliğe kurban kılmaya, aile fertlerini bitmeyen kabalıklarla sürekli kırmaya ve sonunda boşanıp çoluk çocuğu boynu bükük koymaya da cevaz yoktur.
Âlî mektep bitirmek de izdivaca ehil olmak için yeterli değildir; psikoloji, pedagoji ve hatta ilahiyattan mezuniyet, içinde üfül üfül mutluluk esen bir ocağı tüttürmeye yetmemektedir. Rehber-i Ekmel (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in vaz’ettiği disiplinler çizgisinde ve ciddi bir irşad ekseninde belli bir olgunlaşma seyahatinden geçmeyen çiftlerin izdivacı ancak huzursuzluğu netice vermektedir. Oysa, durumu izdivaca müsait olmayan bir insanın evlenmesi en azından mekruhtur, hatta kimileri için haramdır. Fıkıh kitaplarında, hanımına devamlı eziyet verecek ve sürekli zulmedecek kadar dengesiz bir erkeğin evlenmesinin haram ya da en azından mekruh olduğu belirtilmiştir.
Heyhat ki, günümüzde evler aşhane, ev erkeği kavas ve kadın da sadece aşçı gibidir; her taraftan sitem ve serzeniş sesleri yükselmekte, her yanda öfke, kin ve nefret tüllenmektedir. Böyle bir atmosferde akıl, mantık, muhakeme ve denge aramak da beyhudedir!.. Mesela; kadını putlaştıranlara inad, bir kesim, şefkat kahramanlarına karşı olabildiğine hoyratça davranmakta ve adeta onlara kan kusturmaktadır. Halbuki, Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz, Veda Hutbesi’nde “Ey İnsanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu konuda Allah’ın koyduğu ölçülere hassasiyetle uymanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah’ın emâneti olarak aldınız. Onları, Allah adına söz vererek helâl edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır!” buyurmuştur. Demek ki, kadınların haremlerine sadâkatsizlikleri ihanet sayıldığı gibi, onlara karşı yapılan her haksız muamele de emanete hıyanettir. Şu halde, ister kadın isterse de erkek bütün mü’minler, izdivacın her adımını çok dikkatli atmalı ve emanetullaha ihanet etmemelidirler.
Evet, hâlihazırda nikah kapısından geçmiş ve dünya evine girmiş bulunan hizmet erleri ise, izdivacı Cennet’e ve Rıdvan’a ulaştıracak bir burak kılmanın yollarını aramalı ve kendilerine her zaman şu soruları sormalıdırlar: Evlilik sayesinde dinimi tamamlama yoluna girebildim mi? Eskiye nazaran daha iyi bir kul olabildim mi? Gözlerimi ve zihnimi mâsivâdan ayırıp sadece “helalliğime” ve ubudiyete yönelebildim mi? Eşime hayırlı bir yol arkadaşı olabiliyor muyum? Ebedî beraberlik niyetimi koruyor muyum? Ailem için yaptığım her işi âhiret yatırımı sayıyor muyum? Ben bir mefkure adamı mıyım, eşim adanmış bir ruh mu, fakirhanem bir dershane fonksiyonu görüyor mu?.. Ve hâlâ “davam” hayatımın rotasını belirlememde en müessir unsur mu?
Nur Müellifi’nin ifadeleriyle bitirelim: Ne mutlu o kocaya ki, hanımının diyanetine bakıp onu taklit eder; refikasını hayat-ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur. Bahtiyardır o kadın ki, kocasının diyanetine bakıp “Ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim!” diye takvâya girer. Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki, birbirinin fıskını ve sefahetini taklit ederler ve birbirinin ateşe atılmasına yardımcı olurlar.
Osman Şimşek "Tesekkur Listesi": Üftâde, ViSaL
|