Sayfa: [1]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: İbretlik Hatıralar  (Okunma Sayısı 328 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Pürheves
**
Offline Offline
Mesaj Sayısı: 34

« : Eylül 02, 2008, 23:04:11 »

Osman Şimşek Abimiz Hocaefendi Hazretlerinin başka yerde karşılaşamayacağımız sohbet ve ifadelerine herkul dergisinde bir bölüm olarak yer vermiş..Hizmetle alakalı oldukça ehemmiyetli ve Hocaefendi Hazretlerini daha iyi anlamamıza vesile olacak bu hatıraları paylaşmak arzu ettim..Cenab-ı Hak tevfikini üzerimizden eksik eylemesin..Yazıların uzunluğu ilk bakışta okuma şevkini kırabilir fakat içeriği oldukça akıcı ve ehemmiyetli..Herkul ve tr.fgulen adreslerinde yazıların kaynağına ulaşabilirsiniz..

Bismillahirrahmanirrahim..
İbretlik Hatıralar (1)
22.10.2007
Sevgili Dostlar,

Ramazan bayramını da arkada bıraktığımız şu günlerde, -elhamdülillah- bir kere daha "İkindi Yağmurları" ile yıkanmaya, en gür bir seda ile seslendirilen "Diriliş Çağrısı"nı yeniden duymaya ve eskiden olduğu gibi "Bamteli"mize dokunan sohbetlerle "Kırık Testi"mizi doldurmaya başladık.

Hemen her ikindi sonrası Muhterem Hocamıza birkaç soru soruyor ve ondan aldığımız cevapları yazılı ve sözlü olarak sizinle de paylaşmaya devam ediyoruz. Hüzünlü Gurbetin Muğteribi, bazen onbeş-yirmi kişilik bir muhatap kadrosuna karşı konuşsa da; biz, o sohbetleri aşk ve iştiyakla bekleyen daha pek çok gönül insanı olduğunu biliyor ve elden geldiğince vasıtalık vazifesini yapmaya çalışıyoruz.

Muhterem Hocamız, genelde karşısındaki muhatapları ne sorarsa onu cevaplandırıyor ve onların açtığı mevzularla alakalı duygu ve düşüncelerini dile getiriyor. Fakat, soru-cevap faslı başlamadan önce on-onbeş dakika kadar, ya salonda bulunanlardan birini görmenin, ya o anda duyduğu bir cümlenin, ya biri karşısında asılı bulunan, diğeri de yanındaki sehpada duran iki panoda sürekli değişen tabloların, ya da namazda veya tesbihatta gözlerini yaşartan bir mülahazanın tedai ettirdiği hislerini ve fikirlerini seslendiriyor.

Umumiyetle misafirlere ikram edilen çaylar bitene kadar devam eden bu fasılda, evvelen ve bizzat o salonda bulunanlara hitap ediliyor ve onların sıkıntıları, ızdırapları, dertleri ve devaları sayılıp dökülüyor. Selim bir kalbe yağan hakikat damlaları tekellüfsüz bir şekilde herkese mâl ediliyor.

Aziz Hocamız, bazen gözlerini kapatıyor, sesini kısıyor, sanki gönlünü bütün bütün ötelere açıyor ve -Cenab-ı Hakk'ın inayetiyle- oradaki herkese "Bunlar tam bana göreydi; bu sözlerin muhatabı benim!" dedirtip nefis muhasebesine sevkeden hakikatleri peşipeşine sıralıyor.

Ne var ki, hem belli bir konunun enine boyuna tahlili mahiyetinde olmayan, hem daha dar bir daireyi muhatap alan ve bir manada hususi sayılan, hem de çoğu zaman kısık bir ses tonuyla ve karşılıklı hasbihal şeklinde cereyan eden bu sohbet fasıllarını şimdiye kadar -gereğince- değerlendirememiş olmanın hicabını yaşıyoruz.

İşte, bu hususi muhaverelerden hiç olmazsa bundan sonra daha çok istifade etmek ve muhterem okuyucularımızın da istifadelerine sunmak için her hafta bir de bu köşede sizinle beraber olmak istiyoruz.

Allah nasip ederse, haftada bir kere de "Mukaddime" diyebileceğimiz soru-cevap öncesindeki fasılların bazılarını -not tutabildiğimiz kadarıyla- olduğu gibi nakletmeye çalışacağız.


Ayrıca, -yine dualarınız vesilesiyle Cenab-ı Hak muvaffak kılarsa- Hocamızın bir çay sırasında, yemek esnasında ya da üç-beş kişiyle hasbihal ettiği zamanlarda anlattığı ibretlik hatıraları da kendi dilinden birer ikişer aktarmaya gayret edeceğiz.

Vira bismillah...

Meseleleri Mesaja Dönüştürmeli

Üç-dört gün önce bir arkadaşımız, Türkiye'den gelen birkaç doktora öğrencisinin bir Amerikan üniversitesinde düzenledikleri Hazreti Mevlana'yı tanıtma programını ve sema gösterisini anlattı. Rektöründen dekanlarına, hocalarından talebelerine kadar bütün üniversite camiasının programa büyük alaka gösterdiğini ve herkesin çok memnun kaldığını belirtti. Bunu üzerine Muhterem Hocamız şunları söyledi:

"Allah sa'yinizi bereketli eylesin, ihlasınızı artırsın. Gerçekten herkes çok alaka göstermiş, programda çok eğlenmiş ve salondan ayrılırken takdir hisleriyle dopdolu hale gelmiş olabilir. Ne var ki, bizim için asıl önemli olan husus kendi değerlerimiz hesabına gereken mesajı verip veremediğimizdir. Şayet, orada üzerinde durulan meseleleri tutarlı bir mesaja dönüştürememişsek, insanlar herhangi bir konser dinliyor ya da bale seyrediyor gibi dinler, seyreder, biraz eğlenir ve çekip giderler.

Eskiden, iki-üç insan çapında açılım olduğu zamanlarda bir-iki muallim arkadaşımız vardı. O muallimleri kendimize nisbetin ölçüsü de izafete bağlanabilir; onlar da ne derece işin göbeğine otağlarını kurmuşlardı Allah bilir. Fakat, onların hemen her zamanki mütalaaları şu olurdu: Acaba meselelerimizi anlatma ve her meseleyi mesaja çevirme adına nasıl bir girizgah bulabiliriz? Öyle makul bir şey olmalı ki talebe yadırgamamalı ve okulun genel havasına da aykırı olmamalı; fakat ben de başka şeylerle meşgul olmak suretiyle abesle iştigal etmiş sayılmamalıyım. Türkçe dersi veriyorsam, Edebiyat dersine giriyorsam ya da Matematik, Fizik, Kimya öğretmenliği yapıyorsam, müfredatın işaret ettiği hususları mutlaka öğretmeliyim, ama bununla beraber talebelerimin ruhunda kendi öz değerlerine karşı alaka uyarmayı da ihmal etmemeliyim.

En çok sordukları suallerden birisi buydu; hep kendi sahalarıyla ilgili münasip girizgahlar sorarlardı. Hemen her saha için mutlaka bir girizgâh araştırır ve bulmaya çalışırlardı. Hatırlarım, benim en çok zorlandığım husus Matematik'ten bu işin içine nasıl girileceği meselesi olmuştu. Matematik bütün ilimlerin temeli, esası; artık bugün belki pek çok yol bulunmuştur. Ne var ki, o ilk dönemde ondan girizgahlar bulunup kendi duygu ve düşüncemizi ifade etme fırsatı yakalama, müfredat programına bağlılık içinde ve milli eğitimimizin esaslarına ters düşmeyecek şekilde argümanlar ortaya koyma çok zordu.

Günümüzde de türlü türlü aktivitelere katılıyorsunuz; iftar veriyorsunuz, bayramlaşma toplantıları tertip ediyorsunuz ve bahsettiğiniz gibi semazenlere kendi kültürümüze ait bir güzelliği sergileme imkanı hazırlıyorsunuz. Fakat, şayet öz değerlerimizin kendi güzelliği ve şirinliği çerçevesinde, yanlış anlamalara meydan vermeyecek ve tepki uyarmayacak bir şekilde, gayet yumuşakça mesajınızı nasıl verebileceğinizi düşünmüyorsanız işi eksik yapıyorsunuz demektir. Ne yapıp edip programlarınızı kendi kültürünüzün esaslarını anlatma hususunda kabule karîn hale getirmeniz icap eder. Vakıa, hüsn-ü kabul görmesi beklenen, muvafakat edilen, hoşnut olunan, kabule yakın arkadaş ve makbul manalarına gelen "kabule karîn" tabiri daha başka mevzular için kullanılır ama bu mesele için de istimal edilmesinde bir mahzur olmasa gerektir. Evet, asıl üzerinde durmanız gereken mesele, muhataplarınızı mesajınızı dinlemeye hazır hale getirmek için programınızı nasıl icra edeceğiniz hususudur.

Aksi halde, davetinize icabet eden insanlar "Nefis bir-iki saat geçirdik burada, çok zevkli oldu, şimdiye kadar görmediğimiz çok zengince bir şeyi bize tattırdınız; böyle eğlenceli bir gösteriyi bir daha bekleriz." diyecek ve benzerlerine göre daha zevkli bir eğlenceden dağılıyor olmanın hazzıyla evlerine gideceklerdir. Oysa, size düşen, -eskiler istidradi derlerdi- satır aralığında ya da moda tabirle antr-parantez bazı şeyler anlatmak, eğlendirirken düşündürmek ve hoşça vakit geçirtirken aynı zamanda kalbde ve zihinde kalıcı tesir bırakacak bazı mesajlar da vermektir.

Bu mevzuda Siyer ve Megazi kitaplarında çok açık beyanata rastlamamakla beraber, değişik yerlerde pek çok ima ve işaret yakalamak mümkündür. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) değişik vesileleri değerlendirerek insanları bir araya getiriyor ve diyeceğini diyor. Mesela panayır panayır dolaşıyor, alacağı cevabı bildiği halde insanlara "Buraya niye geldiniz?" diye soruyor; "Ticaret için..." denir denmez, "Size buradakinden daha hayırlı ve kazançlı bir ticaret söyleyeyim mi?" mukabelesinde bulunuyor. Bütün münasebetlerini mesajını duyurma istikametinde değerlendiriyor. Hatice validemiz yakınlarını çağırıyor, onlara yemek yediriyor; Allah Rasûlü de o bir araya gelmeyi vesile sayarak dile getirmek istediği hakikatleri seslendiriyor. Bazı itirazlar olursa, uygun cevaplar veriyor; söyledikleri Allah'ın inayetiyle kimilerinin ruhunda olumlu makes buluyor, bazıları hemen hüsn-ü kabul gösteriyor; bir kısım kimseler de anlatılanları tepkiyle karşılıyor; fakat, Rasûl-ü Ekrem her fırsatı bu istikamette değerlendirmekten dur olmuyor.

Bu zaviyeden meselelere bakacak olursak, her şeyi meselelerimizi anlatmaya bağlamamız gerektiği zahirdir. Yalnış anlaşılmasın; bir çağrı hesabına olmayan bütün aktivitelerin boş ve faydasız olduğunu söylemek istemiyorum; fakat, yapıp ettiklerimizin abesle iştigal olabileceği endişesini taşımamız icap ettiğini anlatmaya çalışıyorum. Evet, Allah'a raci olmayan her şey bir yönüyle abesle iştigal etme demektir. Bir sözün, bir davranışın ya da bir faaliyetin abes sayılmaması için, ya doğrudan doğruya O'na işaret etmesi, O'na götürmesi, O'na ulaştırması, O'nunla insanlar arasındaki engelleri bertaraf etmesi, ya da aynı neticeye götürecek tali yollara açılıyor olması gerekir. Neyin, nerede, nasıl değerlendirileceği meselesine gelince; o, konjonktüre, şartlara, toplumun keyfiyetine ve kültür farklılıklarına göre beldeden beldeye değişiklik arz edebilir.

Bir dönemde kahvehanelerde camiye hiç gelmeyen insanlara açılma yolları araştırılmıştı, seneler sürmüştü o gayretler. İnsan kazanıldı mı, kazanılmadı mı; kazanılmadı diyemem. Orada da Allah'ın bir lütfu olmuştur. Aslında, bir kahvehanede oyun oynanıyorsa, oraya girip çay içmemeyi itiyad edinmişimdir. Fakat, inandığım hakikatler adına bazı şeyler anlatma ihtimaline binaen tavla oynanan, kumar kağıtları havada uçuşan bir kahvehaneye de girmiş, yanımdaki bir-iki arkadaşla beraber orada çay içmişimdir. Vermeyi düşündüğüm mesajın hatrına sigara dumanına da, zarın sesine de, o kağıtların -hele ben konuşmaya başlayınca- farklı bir ritimle yere indirilişine ve masaya vuruluşuna da katlanmışımdır.

"Keşke sevdiğimi sevse kamu halk u cihan,
Sözümüz cümle heman kıssa-ı Cânân olsa!"

demiş ve bir şekilde sözü Canan sohbetine getirmeye ve sevdiğimi herkese sevdirmeye çalışmışımdır.

"Afitâb-ı hüsn-ü hûbân akıbet eyler ufûl,
Ben muhibb-i lâ yezâlim "lâ uhibbü-l âfilîn"

diyen yanık insanın hislerine iştiraken, güzel yüzlerin güzellik güneşinin sonunda batıp gideceğini, dolayısıyla fani güzelleri değil, batmayan ve sonu olmayan güzeli sevmek gerektiğini herkese anlatmak istemişimdir.

Evet, batıp gidenler kalbi alakaya değmiyor; ben Lâyezâlin sevdalısıyım; gurub ve tulu' etme şanından olmayan, mevcudiyetini her an-ı seyyale hem de her şeyle hissetiren bir Zât'a meftunum. Gelin her fırsatta O'ndan bahsedelim, sözü O'nunla başlatıp O'nunla bitirelim. İşte, söz o zaman gerçek kıymetini bulur, zaman da değerlendirilmiş olur. O'nsuz bir söz artık bir sözdür; O'nun zikriyle kıymet kazanmayan dakikalar da ruhsuz zaman parçalarından ibarettir.

Şayet, bu esaslar faaliyetlerimizin rengini ve desenini belirlemiyorsa, yedirip içirmelerimizin, yapılan masrafların, harcadığımız zamanın ve boşuna ortaya konan onca çabanın hesabını sorarlar ötede!.. Hele ahirette boşa tüketilen zamanın hesabını vermek çok zordur. Zaman Allah'ın isimlerinden bir isimdir; Allah Rasûlü "Dehr'e sövmeyin" derken bu hususa da dikkat çekmiştir. Dehrin (zamanın) -izafî olarak- Allah'a nisbet edilmesinde önemli bir nükte vardır; demek ki o çok kıymetlidir ve onun kıymeti ancak rıza-yı ilahiyi tahsille karşılanabilir. Zaman, ancak rıza-yı ilahiyi tahsil mevzuunda en kestirme yol olan i'lâ-yı kelimetullah uğrunda değerlendirilirse gerçek kıymetini bulur."

...Ve Bir Hatıra
Aziz Hocamız ağrılarla kıvrandığı bir anda, hastalıkların Cenab-ı Hakk'ı daha derinden duymaya vesile olduğundan bahsederken şu hatırasını anlattı:

Çok ehl-i ızdırap gördüm. Fakat, hiç unutamayacağım bir enfes insanı Manisa'da vazife yaparken tanıdım.

Bir gün arkadaşlarım dediler ki; "Burada eskiden camide müezzinlik yapan biri vardı; onbeş senedir felç, yatağa mahkum yaşıyor."

"Haydi, onu ziyaret edelim." dedim; kalkıp daha önce hiç görmediğim o zatın evine gittim. Yetmişli yıllarda, altmış-yetmiş yaşlarında bir insandı. Pırıl pırıl bir yüzü ve kısa bir sakalı vardı. Öyle nuranî idi ki, sarılıp elinden ayağından öpesi geliyordu insanın.

Birinin yardımı olmadan yatakta o yana bu yana dönemeyecek durumdaydı. Bir de o sıralarda fıtık gibi bir rahatsızlık da her zamanki hastalığına inzimam etmişti. Katlanılması güç sancılarının olduğundan bahsetti, çok acı çektiğini anlattı; fakat, halini rapor ederken tebessüm ediyordu, hatta gülüyordu. Allah'tan gelene razı olduğu her kelimesinden belliydi. Konuşurken içinin sesini dile getirdiği anlaşılıyordu. Sözlerinin ses tellerinden değil, kalbinden geldiğini hissediyordunuz onu dinlerken.

Ağrı, sızı ve ızdıraplarından bahsederken bir aralık şöyle dedi:

"Hocam, o sancı bir tutunca bazen dayanılmaz gibi oluyor. İşte, tam o esnada Cenab-ı Hakk'ın mevcudiyetini ve beni görüyor, duyuyor, biliyor olduğunu öyle derinden hissediyor ve O'na öyle derin bir iştiyak duyuyorum ki burnumun kemikleri sızlıyor."

Izdırap demir pençesine alıp kıvrandırdığı zaman bile vuslat iştiyakıyla burnunun kemiklerinin sızlaması, gözlerinin dolması ve O'na iştiyak.. ne müthiş bir şey!..

Ben hayatımda öyle adam hiç görmedim desem hilaf-ı vaki beyanda bulunmuş olmam. Unutmam o zatı hiç... Bakın içimde bir imrenme var ona karşı. O duruma Allah maruz bırakmasın; fakat, onun gibi olmak maruz kalınan musibetlere katlanmaktan ve halinden hiç şikayetçi olmamaktan geçiyor.

Demek, dert rampasına çıkıp ızdırap kanadıyla dikey olarak Allah'a yükselen ne insanlar var. İsmail Hakkı beyin pederi Emin Efendi de, çok mübarek bir zattı. O da kanserdi; zor oturup kalkıyordu. Bir akşam namazı sonrası evine gittiğimiz zaman evvabîn kılarken bulduk onu. Hasta ve ayağa kalkamaz bir vaziyette olduğu halde evvabinini bile aksatmıyordu.

Sorma, hiç sorma; Hakk'a yakın ne kullar var, hiç sorma!...

Ötede o salih kullarla beraber olmayı istiyorsan, haline razı ol; her hadise karşısında feryad koparma.

"Dertliyim dersen belâ-yı dertten âh eyleme,
Âh edip ağyarı âhından âgâh eyleme! ..."

El-âleme ne diye dert yanıyorsun? Allah'ı insanlara şikayet etmenin manası ne? O'nun verdiğini defetmeye kimin gücü yeter?


"Tesekkur Listesi":
Sükûtun Çığlıkları, Üftâde, ViSaL
Logged
Yönetim
*
Offline Offline
Mesaj Sayısı: 981


« Yanıtla #1 : Eylül 03, 2008, 00:39:46 »


Allah razı olsun kardeşim... Burda da paylaşmak çok güzel olmuş... Okudukça okuyası geliyor insanın...

Birde acizane tavsiyem o dur ki, kısa aralıklarla paylaşmayalım bunları ve hatta hepsini bir başlıkta değilde ayrı ayrı başlıklarda ve bölümlerde "(İbretlik Hatıralar 1) Müsibetlere Sabır" gibi içeriğide biraz aktaran başlıklar gibide parça parça yapabiliriz...

Allah razı olsun...

Logged

Pürheves
**
Offline Offline
Mesaj Sayısı: 34

« Yanıtla #2 : Eylül 03, 2008, 00:49:57 »

Amin.
Tavsiyenizi anladığım kadarı ile yapmaya çalışacam.
« Son Düzenleme: Eylül 03, 2008, 00:54:24 Gönderen: Bab-ı Rahmet » Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
GoogleTagged

SidreForum Google Arama
İbretlik Hatıralar
 
Gitmek istediğiniz yer:  



||| Etiketler |||