Sayfa: [1]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Hey Gidi Günler!..  (Okunma Sayısı 581 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Yönetim
*
Offline Offline
Mesaj Sayısı: 981


« : Mart 26, 2008, 23:43:32 »

Sizin gelecekte iyi günleri idrak ettiginiz zaman, geriye dönüp yüzüne bakacağınız günler olacaktır. Çok kimseler tatlı günleri ilerde arayacak, fakat siz yer yer dönüp gerilere bakacaksınız. Alınlarında nur televü eden, çehreleri dirahşan, evlerinizin çehrelerine bakacaksınız. Emeğinizle kurduğunuz yurtlarınızın çehrelerine bakacaksınız, okullarınızın çehrelerine bakacaksınız. Ve camileri lebaleb dolduran genç delikanlilarin çehrelerini tahayyül edeceksiniz.

…Ve bir gün sahabenin dediği gibi Hey Gidi Günler diyeceksiniz. Meğer tatlı günler o günlermiş! Diyeceksiniz. Belki bende öyle diyeceğim. Ama belki yerin altında beklide yerin üstünde bende öyle diyeceğim. Hey gidi günler! Tam yaşanılacak günlermiş. Hiç durmadan gecelerinde koşulacak günler, hiç durmadan soluk soluğa küheylanlar gibi gündüzlerinde koşulacak günler. Himmet toplantısı deyip, utana utana hicap ede ede, terleye terleye ne olur Allah aşkına coşun denen günler! Burs verin,kurbanlarınızı verin, İmam hatip yapın, yurt yapın, pansiyon yapın, okul açın.. Açın deyip terin tabandan çıktığı günler. Bende diyeceğim sizde diyeceksiniz.. Bugün belki hicranlı günler. Belki hasretli günler ama bir gün gelecek özlenen günler olacak. Nesibe yetiştiği gül devri ile şen şad ve hurrem değildi. O Uhud’u düşününce seviniyor ve gülüyordu. Sırtında elin yumruğun girip saklandığı sırtındaki yarığı gösterdiği zaman, mesut ve bahtiyar oluyordu. Gül devrini yaşarken değil! Abdullah İbni Huzafetüssehmi başının kaynayan sulara sokulduğu günleri hatırlıyor Hey gidi günler diyordu. Huzeyfe babasının evinden kovulduğu günü düşünüyor Hey gidi günler diyordu. Ammar yeldire yeldire geziyordu. Sırtında ateşlerin söndürüldüğünü düşünüyor Hey gidi günler diyordu.

Zübeyir bin Avvam hasırlara sarılıp yakıldığı günleri hatırlıyor Hey gidi günler diyordu. Onlar Hey gidi günlerdi. Çünkü o günlerde müminler tırmanma şeridinde, sürekli olarak tırmanıyorlar başka hiçbir şeye gönül kaptırmadan,başka bir şeye dilbeste olmadan, turnikeye önce girmenin hakkını araştırmadan, hizmet karşısında hakkı temeddü aramadan sadece hizmet deyyor deyyor ve yürüyorlardı. Hey gidi günler!

Hey gidi günler diyorlardı. O çile günlerine o ızdırab günlerine; Çünkü o günlerin içinde Allah’ın hoşnutluğundan başka mülahaza yoktur. Çünkü o günlerde büyüklük yoktu. Çünkü o günlerde herkes küçüktü. Çünkü o günlerde herkes neferdi. Çünkü o günlerde ağabeylik yoktu. Çünkü o günlerde herkes turnikeye evvel girmiş olmanın hesabını yapma yoktu. Çünkü o günlerde “Kun indennasü ferden minennas” “İnsanlar arasında bir insan ol vardı.”

Ah nankör nefsim! Sende hey gidi günler diyeceksin. Kafanda hiç o türlü duygular ve düşünceler yoktu. Dinleseler de, dinlemeseler de alınmıyordun. Sekiz saat derse girdikten sonra iki yerde de derse iştirak ediyordun. Bir Cumartesi Pazar burası Simav senin, orası Gediz benim, şurası Demirci’de senin ve Pazartesi derslere yetiştirmede yine senin. Ama alınmıyor gönül koymuyordun. Dinleyen yok diye üzülmüyordun. Tesir etmiyor diye müteessir olmuyordun. Hey gidi günler! Ne kadar arkada kaldınız! Bizden ne kadar uzaklaştınız! Biz ne kadar büyüdük. Hey gidi günler!

Hey gidi günler! Siz ne kadar küçük kaldınız. Ahh Eyyamullah! Ahh Peyagamber günleri! Ahh Hizmet günleri! Ahh Cihad günleri! Ah başka mulahazaların içine girmediği günler. Biz büyüdükçe sizler arkada küçük kaldınız. Benim Kestane Pazarın’daki tahta kulubeciğim içinde kaldınız. Ahh tahta kulubem! Herşey senin içinde kaldı gitti. Ahh küçüklük sen ne iyiydin! Arkadaştık seninle. Hey gidi günler! İlki değiliz, sonu da olmayacağız.

Hey gidi günler! İmamlık makamında ağlaya ağlaya namaz kıldırılan günler. Kur’an okunurken kalp duracak hale geldiği günler.

Hey gidi günler! Hey gidi günler! Uhuvvet sevgi, yürekten alaka, birbiriyle fertler sarmaş dolaş olurken dışardan gelenler “Aman Allah’ım bu ne kardeşlik, bu ne uhuvvet” dedirttiği küçük günler. O kadar büyüdük ki sizi tanıyamıyoruz ve göremiyoruz. Biz büyüdük Everest tepesi olduk. Ahh küçük günler! Sizlerde Lut gölü gibi zeminden iki yüz metre aşağıda kaldınız. Ahh yıkılası ağabeylik! Ahh yıkılası saltanat! Ahh yıkılası makam mansıp sevgisi! Ahh yıkılası şirk ifade eden; YAPTIM! ETTİM! ÇATTIM! KURDUM! VERDİM! ETTİM! EYLEDİM! Haşa haşa ve kella YAPAN OYDU! EDEN OYDUI! EYLEYEN OYDU! Hey gidi günler! Böyle düşünüyorken nerelere düştük. Düşünüyorken düşlere takılıp  kaldık, düşünüyorken düştük.

Hey gidi günler! Nesibe gibi aydındı günlerimiz. İbn-i Huzafe gibi yürektendi. Babasının evinden kovulduğu zaman çok şükür Rasulullah’a gitme yolunu buldum, deyen Huzeyfe kadar mesuttu. Hamza’nın günleri kadar fütursuz ve pervasızdı. Ali’nin günleri kadar ten sevdasından, ceset sevdasından, rahat ve rehavetten uzaktı. Ne çabuk değişiyor günler. O günlerin yerini yumuşak döşekler aldı. O günlerin yerini birkaç odalı evler aldı. O günlerin yerini günde üç defa sofralara konup kalkan birkaç çeşit yemekler aldı. O günlerin yerini evlad-u iyal aldı, çoluk çocuk aldı. Cumartesi ve Pazar haftanın birkaç günü hafta içi işini yaptıktan sonra iki günüm, üç günüm cihada geçsin diyen insanların yerini, cihat günlerinin yerini, haftada birkaç gün cihat günlerinin yerini başka duygular, başka düşünceler, başka kılıklar, başka kıyafetler aldı. Başka şekiller, başka sevdalar. Hey gidi günler!

İstemiştim ki O’nu anlatayım Eba Eyyubel Ensari o günlerden kaçarak İstanbul önlerine geldi. Eski günleri arıyordu. Hey gidi günlere öyle çare buldu. ”Ölürsek galiba bu işten kurtulacağız” diyordu. "Omuzlayın beni surlara en yakın yere kadar götürün." İhtimal mülahazası  şuydu: “Peygamberden işittim bir gün biri gelecek bu İstanbul’u feth edecek feth ederken mezarımda kılıç sesi duyayım.” Çünkü mücahit kılıç sesi duymaktan hoşlanırdı. İhtimal mülahazası buydu. O üzerine hakim olan günlerden intikamını böyle alıyordu. Üzerine,önüne konup kalkan sofralardan intikamını böyle alıyordu. Etrafını sarıp saran çoluk çocuktan intikamını böyle alıyordu. Makam mansıp sevgisinden intikamını böyle alıyordu. Çilesizliğin bir ölüm olduğunu görüyor ve kendine ölüm arıyordu ve aradığını buluyordu. 

Halid ruhuna bin ruhum feda olsun. Yumruğunun birini Sasanilerin başına indirip felç etmişti. Gürzü Bizanssın başına indirip onu da felç etmişti. Devrinde iki devletle hesaplaşmış, ikisini de yerlebir etmiştin. Azledildiği zaman en fakir insanın sahip olduğu mal-melek’e sahip değildi. Ordulara baş komutanlığı yapmıştın. Dünyanın o zaman dünya muvazenesinde güçlü Rusya ve Amerika gibi iki büyük devletini yıkmıştı. Kumandanlığı üzerine aldığı zaman kaç paraya sahipse, kumandanlıktan azledildiği zaman o kadar zimmetinde para çıkmıştı. Geriye hiçbir şey koyup düşünmemişti. Bizim bir müezzin efendimizin ruhum ona da feda olsun,bir imam efendimiz kadar da dahi düşünmemişti. Bu insan ölüm döşeğinde ölüyordu. Belki yirmi tane harbe iştirak etmiştin. Yirmi harbi, harp zulümatını ışıktan bir kılıç gibi vurup bir yandan girip öbür yandan çıkmıştı. Ölüm aramıştı, ölüm peylemişti. Fakat ölüm nasip olmamıştı. Yataktaydı. Yastıklar soluklarını yutuyordu. Döşek sağdan soldan kanca atmıştı, kolundan atmıştı, belini doğrultamıyordu. Kendini en son ziyaret eden cephe arkadaşlarından Hz. Ömer’in amcasının oğlu Aşere-i Mübeşşere’den Said ibni Zeyd içeriye girdiğini görünce bu Peygamber yakınına doğrulayım dedi. Düşmanların belini kıran bu insan, belini doğrultamıyordu. Belini doğrultamayınca ağlıyordu hıçkıra hıçkıra. 

“ne o kumandan ölüm korkusu mu?”

“ne diyorsun, şu vücudumda para kadar yara almadık yer yok.”


hey gidi günler……

Logged

Yönetim
*
Offline Offline
Mesaj Sayısı: 981


« Yanıtla #1 : Mart 26, 2008, 23:56:23 »

Sana hasret, sana susuz ve sana tutkunuz!

Nerdesin yıllarca hasretini çektiğimiz kahraman? Nerdesin hayallerimizin güvercini, rüyalarımızın üveyki? Nerdesin “ba’sü ba’del mevt”imizin müjdecisi? Izdırap dolu günlerimizde, uykusuz geçen gecelerimizde hep yolunu bekleyip durduk. Ufkumuzda beliren her karaltıya, “Bu O’dur” deyip, “Seniyye-i Veda” türküleriyle yollara döküldük. Gurublara kadar beklediğimiz nice günler vardır ki, kolumuz-kanadımız kırık evlerimize dönerken, zambaktan hülyalarımızla teselli olup durduk. Her yeni gün, bizim için tasa ve kederden esintilerle gelip ruhumuzu ezerken, düşmanlarımız esirdikçe esiriyor ve ortalığı şamataya boğuyorlardı; gelmeyecek Mesih soluklu, Heraklit pazulu diye...

Nerdesin ve ne zaman geleceksin esatîrî yiğidim! Billâhi, şu ölgün ruhların, pörsümüş gönüllerin hayat mumları sönmek üzeredir! Eğer canlara can katan temiz soluklarınla imdada yetişmezsen, kuruyan göllerimizde, suyu çekilen havuzlarımızda yaprağı dökülmedik tek nilüfer kalmayacaktır. Bağbân gideli, bağ bozulalı asırlar oldu. Toprak, semaya inat, sema, “gözlerin kuruması murat” dediği günden bu yana, zemin bir baştan bir başa çöle döndü. Bizler, uçsuz bucaksız bu beyâbanda gördüğümüz her kervana, Yusuf’un gömleğini sorar gibi seni sorduk ve sonra da bir “sabr-ı cemil” çekerek yeni doğuşlar beklemeye koyulduk. Sessizliğin ve kimsesizliğin içimizi yalnızlıkla doldurduğu bu insiz, cinsiz âlemde, kaç defa sinekleri kartal, elsiz-ayaksız kötürümleri İskender diye alkışladık. Arkasından koşup durmadığımız kafile kalmadı. Ama sen hiçbirinde yoktun! Karşılaştığımız minare kametliler, parmak kadar düşünceye bir mum tutuşturacak kadar iradeye sahip değillerdi. Ruh dünyaları karbonlaşmış, fikirleri harâbâtî, bakışları miyop ve beyanları alabildiğine dekolte idi. Onlarda, kahramanımızın çarpıcı nazarları, kahramanımızın ızdırap ve acıları, kahramanımızın coşkunluk ve tebessümleri göze çarpmıyordu…

Zaman bizim için hep Muharrem, zemin Kerbelâ oldu. Sinemiz, Hüseyin’in âh u efganıyla inliyor. Gözlerimiz, kararan ufuklarda hilâl arar gibi yolunu gözlüyor; her yüzde seni hayal etmek, her çığlıkta senin muştunu duymak istiyoruz. Sana hasret, sana susuz ve sana tutkunuz..!

Seni vefalı, seni hasbî, seni şuurlu ve seni hep becerikli tanıdık. Atmosferine sığınan, kemlik görmedi. Sen sadakat ve samimiyetin bestesi oldun. Gönül verdiklerinin ağlamasıyla ağladın, gülmeleriyle de güldün. Onlar için inledin ve onlar için sevindin. Yüce gönlüne ve yukarılarda pervaz eden ruhuna, maddiyat ve dünyalar kement olamadı. Pürvefaydın, yürektendin..!
Kafdağı’ndan ağır bir yükün altına girerken, ne yaptığının şuuru içinde ve kararlı idin. Onun için ne yolların sarplığı, ne de önüne çıkan kan-revan deryalar, sende gevşeklik, sende yılgınlık ve sende vefasızlık meydana getiremedi. Bir karasevdalı gibi girdiğin bu yolda, “Girdik reh-i sevdaya; bize onur, bize gurur lazım değil.” demiştin..!

Hani bir keresinde, dostunun ayağına saplanan bir dikenle, senin hayatını bir terazide tartmak istemişlerdi de, sen çılgına dönmüştün. Bin ruhun olsa, O’nun zülfünün tek teline feda etmemeyi vefasızlık sayıyor ve isyan ediyordun. Nerdesin Hubeyb..!

Ve yine bir defasında, senin kolunu-kanadını kırmış ve budanan bir ağaç gibi yere sermişlerdi. Kala kala omuzlarının üzerinde kan kırmızı bir başın kalmıştı. Sen, Cennet hurilerinin divan duracakları bu yüce başı saklamak istiyordun. Ve hatırlarsan şöyle diyordun: “Bu baş bu omuzlarda olduğu müddetçe, O’na gelip çarpan şeyleri göğüslemezsem, vefasızlık yapmış olurum.” Nerdesin Mus’ab..!

Hatırlarsan, bir başka zaman orduları arkana takmış ve çok uzaklara açılmıştın. Kabına sığmıyordun. Ateştin. Tufandın. Bir baştan bir başa yeryüzünü bir hamlede teslim almak ve yüce zimamdarına bağlamak istiyordun. Leventlerinle bir solukta ateşgedelerin ülkesine ulaştın ve içlerine öyle bir vâveylâ saldın ki, ard arda Kisra’nın beldeleri tarumar oluyor ve toprağa gömülüyordu. Sonra tuttun, topuzunu Bizans’ın başına indirdin. Asırlarca sonra gelecek olan genç Türk serdarına öncülük yaptın ve Konstantiniye’ye giden yolu açtın. Hızır mıydın, İlyas mıydın? Geçtiğin yerlerde güller bitiyor, ayağını attığın harabeler, yerlerini umranlara terk ediyordu. Dost-düşman kılıcının gökten indiğine inanıyor, orduların, seni insanlığın tedibiyle vazifeli bir melek sanıyordu. Tam zaferlerinin böyle üst üste kaideleştiği ve senin bu müstesna kaide üzerinde âbideleştiğin bir dönemde, iltifat beklediğin bir ağızdan, vazifeden affedildiğini işittin. Sarığın boynunda ve bir mücrim hüviyetinde, o yüce ağızdan: “Halk, elde edilen zaferleri senin şahsında buluyor, hâlbuki...” sözlerini dinlerken, ona hak veriyor ve hakkında kesilip biçilen kararlara inkıyadını belirtiyordun. Sonra tuttun, elinin altında bulunan birinin emrine girerek, yüce idealin uğrunda yoluna devam ettin. Söyle Allah aşkına! Bütün bunlara nasıl katlandın? Senin izzet-i nefsin ve onurun yok muydu? Soluklarına susadığım, yiğidim, Halid nerdesin..!

Bir başka defasında da seni kardeşinle konuşmaktan menetmişlerdi. Hani o güne kadar bir lâhza kendisinden ayrılmadığın kardeşinle konuşmaktan... Savaş meydanlarında omuz omuza, yemek sofralarında diz dize oturduğun kardeşinle konuşmayacaktın. Emir, âlî bir divandan çıkmıştı ve sen buna riayet etme kararında idin. Dilbeste olduğun O Zât aşkına, söyle bana! Şu benim bilebildiğim “Bilmiyorum” sözünden başka ona bir laf ettin mi!. Değilse, o ne sadakat, o ne vefa ve o ne irade! Nerdesin Ebû Katâde..!

Bir defa da sen, hocanın önünde yürüyordun. Itırla yıkanmış cübbene, onun atının ayağından bir damla çamur sıçramıştı. Sen o gün bir hükümdardın. Dünyayı iki hükümdara az gören bir hükümdar... İranlı kapıkulun, Memlûkler kölelerindi, “Şîrler pençe-i kahrından olurken lerzân”1, sen tuttun, o çamurlu cübbenin tabutuna sarılmasını vasiyet ettin. Sen nesin? Sofî misin? Derviş misin? Yoksa yerde gezen bir melek misin? Ve ey Şîrpençe nerdesin..!
Gözlerim yollarını gözlerken, dilim davet türkülerini söylerken, kırık mızrabımı gönlümün tellerine dokundurmak istedim. Heyhât! Bu muammanın bir küçük noktasına dahi tercüman olamadım. “Ben o nağmeden müteheyyicim ki, yoktur ihtimali terennümün.”2
Nazarlarımız ilk geldiğin yolda takılıp kaldı. Ve yıllar yıllı, bir daha geleceğinin ümidini içimizde besleyip durduk ve hayallerinle avunduk. Bu ümit, bu azimle sonsuzlara kadar, her şafakta seni arayacak ve her kervandan seni soracağız. İnan, ne bizim yalnızlık ve inkisarımız, ne de düşmanlarımızın ha bire kudurup durması, senin yolunun delileri olmadan bizi vazgeçiremeyecektir..!

Bu uğurda belki bin defa aldanacak, bin defa ateş böceklerine koşmalar dizeceğiz ama bir Mevlâna anlayışı içinde, senin yolundaki yalanlara dahi gönlümüzü çıkarıp armağan etmeden geri kalmayacağız...

Ey tatlı rüyaların sevimli kahramanı! Riyanın, şöhretin, mansıbın aydın ümitlerimize zift sürmek istediği şu kara günlerde, ağzının diriltici iksirine muhtaç gönülleri daha fazla bekletme..!



Dipnotlar
1. “Aslanlar kahrının pençesinden titrerken.”
2. “Ben öyle bir nağmeden coşup heyecanlanmışım ki, onu terennüm ve ifadeye imkân yoktur.”



-Sızıntı- Mart 1981
Logged

Aktif Yazar
*****
Offline Offline
Mesaj Sayısı: 559

« Yanıtla #2 : Ağustos 08, 2008, 22:05:30 »

Nerdesin yıllarca hasretini çektiğimiz kahraman...

çok özledik...asır geçti gözlerimiz hep ufuklarda seni bekliyor...

Allah razı olsun...çok farklı alemlere götürüyor.
Logged
Pürheves
**
Offline Offline
Mesaj Sayısı: 22

Sükutun çığlıkları

« Yanıtla #3 : Ekim 11, 2008, 09:55:14 »

Hasretle hürmetle bekliyoruz. Ve evet diyoruz hey gidi günler hey  ne çabuk geçtiniz ve biz ne kadar geride kaldık yalın ayak ...
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
GoogleTagged

SidreForum Google Arama
Hey Gidi Günler!..
 
Gitmek istediğiniz yer:  


Benzer Konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
Yalnızlığı Zehir Gibi Yudumladığım Günler M. Fethullah Gülen Hocaefendi Üftâde 3 344 Son Mesaj Aralık 05, 2008, 16:20:36
Gönderen: ebru.

||| Etiketler |||