Sayfa: [1]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Fasıldan fasıla....  (Okunma Sayısı 254 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Gayretli Kardeş
****
Offline Offline
Mesaj Sayısı: 191

« : Ağustos 09, 2008, 17:53:34 »

Adı Konulmamış Bir Tasavvuf Hareketi     

Bir Gazeteci, Sizin Teşvik ve Tavsiyeleriniz Işığındaki Faaliyetleri, "Adı Konulmamış Bir Tasavvuf Hareketi" Olarak Tarif Ediyor. Bu Tarifi Nasıl Değerlendiriyorsunuz?

Tasavvuf, İslâm'ın ruhî hayatıdır. Hiçbir dönemde ehl-i sünnet ve'l-cemaat çizgisine göre İslâm'ı temsil edenler, o ruh ve mânânın dışında olmamışlardır. Tarikat ise tasavvuf düşüncesi içerisinde, dinin özüne varmak suretiyle Hakk'ın rızasını ve dolayısıyla dünya ve ahiret saadetini kazanmayı amaçlayan disiplinler mecmuasıdır.

Tasavvuf, bir hayat tarzı olarak Asr-ı Saadet'te yaşanmış; daha sonra ise tarikat ricali' diyebileceğimiz insanlar tarafından, şahısların karakter, ruhî yapı ve anlayışlarına göre sistemleştirilmiştir. Bu gayet normal bir harekettir. Şu anda benim gücüm yetse ve insanların içlerini, kafalarını okuyabilsem, sünnet kıstasları içinde istidat ve kabiliyetlerine göre onlara bu kabil vazifeler tahmil ederdim. Örneğin birisi tefekkür insanıdır. Ona devamlı tefekkürle hemhâl olmasını salık verip aynı zamanda şu evrâdı da ihmal etme derdim. Kur'ân'ı çok iyi anlayan başka birisine de devamlı Kur'ân'la meşgul olması tavsiyesinde bulunurdum. Bu bir yönüyle değişik istidatları, müstaid oldukları konularda istihdam etmektir. Esasında meşâyihin yaptığı da bundan farklı değildir. Onlar, şahısların karakterlerine, içtimaî durumlarına, genel yapılarına göre onlara, dinin ruhuna uygun sorumluluk tahmil ederek, herkesin kabiliyetine göre onun mânevî terakkisini sağlayıp, 'İnsanın yaratılışından gâye, insan-ı kâmil olmaktır.' esprisini gerçekleştirmeyi hedeflemişlerdir. İşte tasavvuf budur..!

Bu işe, 'Adı konulmamış bir tasavvuf hareketi.' denmekle, şayet Allah'a yaklaşma yolunda olan insanlar veya insan-ı kâmil olma peşinde koşan insanlar mânâsı kastediliyorsa, bu doğrudur ve bu mânâda mutasavvıf olmayan veya tasavvuf yolunda bulunmayan bir mü'min yok demektir. Ama bununla, tasavvuf duygu ve düşüncesini ister muhatapların farklılığı, isterse o işi temsil eden şahısların farklılığı açısından tarikatlar hâline getirip sunma meselesi anlaşılıyorsa bu mânâda bu çalışmalar, ne tasavvuf ne de tarikattir

"Tesekkur Listesi":
Sükûtun Çığlıkları
Logged
Gayretli Kardeş
****
Offline Offline
Mesaj Sayısı: 191

« Yanıtla #1 : Ağustos 09, 2008, 17:54:26 »

Alıcı-Verici Münasebeti       

Verici ne kadar kuvvetli olursa olsun, alıcılar açık değilse veya alıcıların frekans ayarlamasında bir bozukluk varsa, diyaloğun gerçekleşmesi mümkün değildir.Efendimiz (s.a.s), yeryüzünde gelip geçmiş ve bundan sonra da gelecek insanlar içinde falso görmeyen ve fiyasko yaşamayan yegane insandır. Çünkü Allah (c.c), insanlığa insan-ı kâmil' olma yolunu açan İnsanlığın İftihar Tablosu için, 'insan-ı ekmel' olmaya mani olabilecek hâdiseleri daha tasarıda iken bertaraf etmiş, O'nu hep hayra yönlendirmiş ve O da hep 'insan-ı ekmel' olma keyfiyetini sergilemiştir. Eğer böyle olmasaydı, O'nun açmış olduğu bu kutlu yolda, kemale giden ümmeti birtakım arızalar yaşardı. Bu sebeple evvelâ, Peygamber Efendimiz'in (s.a.s) vazife ve misyonu adına falso ve fiyaskonun rüyasının dahi yaşanmadığını bir kere daha vicdanlarımızda tespit etmemiz lâzım geldiğine inanıyorum.

Sâniyen burada bir alıcı-verici münasebeti söz konusudur. Verici ne kadar kuvvetli olursa olsun, alıcılar açık değilse veya alıcıların frekans ayarlamasında bir bozukluk varsa, diyaloğun gerçekleşmesi mümkün değildir. Alıcı, bütünü ile kibre programlanmışsa, hep burnunu dikip başkalarına yukardan bakıyorsa, getirici Cibril bile olsa, muhatabında herhangi bir değişiklik meydana gelmeyeceği muhakkaktır.

Evet, kibir, zulüm ve inhirafla yanlışlıklara düğümlenen bir insanın, verici kim olursa olsun, o vericinin hayat bahşeden tayflarından istifade etmesi imkânsızdır. Nitekim Ebû Leheb, Ebû Cehil, Utbe gibi kem talihliler, alıcılarını tamamen kapattıkları için, yanında bulundukları hâlde Efendimiz'den (s.a.s) gelen nurlu mesajları alamamışlar ve kör-kütük karanlıklara dalıp gitmişlerdir.

Vâkıa, önce Efendimiz'e (s.a.s) inanıp, O'nunla diz dize verdiği, vahyi dinlediği, hatta bu vahyin kitabet vazifesini üzerine aldığı hâlde, daha sonraları inhiraf eden' inhiraf edip kendisine peygamber diyecek kadar sapıtan insanlar da olmuştur. O zatın nûrefşân 'halka-i zikir ve fikr'inden ayrılan insanlarda da böyle bir inhiraf yaşanması bize şunu göstermektedir: O'nunla aynı zaman dilimini yaşadıkları hâlde, Peygamber Efendimiz'e (s.a.s) baştan iman edip daha sonra O'ndan ayrılanlar olduğu gibi, Ebû Hanife'nin halkasından ayrılanlar, Gazali'yi, İmam Rabbani'yi anlamayanlar, Hz. Bediüzzaman'a karşı temerrüt edenler, hatta 'tanıdım' dediği hâlde inhiraf ederek başını alıp farklı mecralara kayanlar da olmuştur ve olacaktır. Zira mikro plânda Asr-ı Saadet'te cereyan eden hâdiseler, kıyamete kadar gelecek hâdiseler için de aynı türden şeylerin zuhur edeceklerini tembih etmektedir.

Yine bundan sonra da büyük insanlar çıkacak, 'kuvve-i kutsîye' ve 'Câzibe-i kutsîyeleri' ile binleri, milyonları etraflarında toplayacaklardır. Ne var ki buna rağmen, ziyadan dîdeleri rencide olan bir sürü huffaş da eksik olmayacaktır.
Logged
Gayretli Kardeş
****
Offline Offline
Mesaj Sayısı: 191

« Yanıtla #2 : Ağustos 09, 2008, 17:56:32 »

Allah Bes, Gayri Heves..!       

Seyr-i rûhânî de diyebileceğimiz seyr u sülûk; sâlikin ilim ve mârifet kanatlarıyla vuslata ulaşma yoluna denir.

Seyr u sülûkun üç mertebesi vardır:

1) Seyr ilâllah: Bu, Allah'a ulaşma istikametinde yol alma demektir ki, bütün fenalıkları O'nun için terk etme, bütün iyilikleri, yine O'nun için yapma, bütün musibetlere O'nun için katlanma, bütün cazibedar güzellikleri O'nun hatırı için aşma ve zamanın çıldırtıcılığına karşı O'nun hatırına katlanma yolundaki menfî-müspet amellerin hepsi bu yolun azığı sayılır.

2) Seyr fillah: İnsanın her dem Allah'ı duyması, her şeyde O'nu görmesi, her yerde O'na bakması, her lâhza O'nu düşünmesi ve O'nu söylemesi.. kısaca hayatının her anını O'nunla olma mülâhazası içinde sürdürmesi demektir ki bu makama ulaşan kimse, Allah'ta fani olur ve fenafillah ufkuna ulaşır.

3) Seyr minallah: Yukarıda sayılan mertebelerden geçen hak yolcusunun, geçtiği zümrüt tepelerin bütün cazibedar güzelliklerini bırakıp, bunları insanlara anlatmak için yeniden halka dönmesine denir. Buna Halk içinde Hak'la beraber olma.' hâli de denilir.

Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de, 'Vellezîne câhedû fînâ lenehdiyennehüm sübülenâ. Ve innellâhe lemea'l-muhsinîn', 'Biz(im uğrumuz)da cihat edenleri biz, elbette (hayır) yollarımıza iletiriz. Muhakkak ki Allah, iyilik edenlerle beraberdir.' (Ankebut, 29/69) buyurarak büyük çoğunluğumuzu yakından ilgilendiren 'seyr fillah'a işaret etmektedir. Âyette geçen 'c-h-d' fiili, bin bir türlü sıkıntı ve meşakkati göğüsleyerek ve Allah'ın verdiği bütün güç ve kuvveti harcamak suretiyle O'na ulaşma yolunda mücadele ve mücahede etme demektir. Ayrıca c-h-d fiili, âyet-i kerimede 'câhedû' şeklinde kullanılmıştır. Bu kelime müşareket (ortaklık) ifade etmektedir ki buradan şöyle bir mânâ da çıkarılabilir: Allah'ın size verdiği bütün güç ve kuvveti O'na ulaşmak için sarf etseniz ve bu uğurda bütün sıkıntılara katlansanız hedefe ulaşamayabilirsiniz zira o hedefe ancak kolektif bir şuurla ve toplu hareket ederek ulaşabilirsiniz.

'Fîna', maiyet-i İlâhiye'ye tam mazhariyet olma demektir. Hedef ve gâye hayalde hep Allah olduğu, insan da bu istikamette bütün gücünü ortaya koyduğu takdirde neticede bu, ceht olmadan çıkıp cühde dönüşür.. ve artık hak yolcusu ciddî bir aşk u şevkle:

'Gelse celâlinden cefa, yahut cemâlinden vefâ,
İkisi de câna safâ, kahrın da hoş lütfun da hoş.'


der ve rıza yamaçlarında pervaz eder.

Allah'a giden yollar, mahlukatın solukları adedincedir. 'Lenehdiyennehüm sübülenâ.' âdeta bu hakikatı ifade etmektedir. 'Sübül', 'sebil'in çoğuludur ve 'yollar' demektir. Hedefte Allah olduktan sonra, bu yollardan hangisinden gidilirse gidilsin O'na ulaşılması muhakkaktır.

Son olarak, 'Ve innellâhe lemeal muhsinîn'le, âyetin fezlekesi de tam olarak yerine oturmaktadır. Allah (c.c), ihsan şuuruyla kendisini görüyor gibi kendisine kulluk edenleri, maiyetine erdirmiştir ve onlarla beraberdir. Zaten Allah'ın maiyetinde olanların, yollarının başka yöne gitmesi de mümkün değildir.

Evet, her lâhza O'nunla olmalı, her yerde O duyulmalı ve her sözde O soluklanmalıdır. Zira, 'Allah bes, gayri heves...
'
Logged
Aktif Yazar
*****
Offline Offline
Mesaj Sayısı: 559

« Yanıtla #3 : Ağustos 12, 2008, 21:28:49 »

Allah razı olsun devamını bekliyoruz
fasıldan fasıla en sevdiğim kitaplardan biri.
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
GoogleTagged

SidreForum Google Arama
Fasıldan fasıla....
 
Gitmek istediğiniz yer: