Sayfa: 1 [2] 3 4   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ Hazretleri Hakkında Ne Dediler  (Okunma Sayısı 1033 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Yönetim
*
Offline Offline
Mesaj Sayısı: 976


« Yanıtla #10 : Ekim 08, 2008, 20:06:48 »

Urfalı Mahmud Kâmil Efendi

1952'de Gençlik Rehberi mahkemesi için Üstad Bediüzzaman İstanbul'a gelmiş, Sirkeci'de Akşehir Palas'ta kalıyordu. Birçok tanınmış şahsiyetler Üstadın ziyaretine geliyordu. Bu ziyaretlerden birisine şahit olan Refet Bey bu hatırasını da şöyle anlattı: "Üstad otelin odasına, gelen ziyaretçilerle görüşüp konuşmak için döşeli bir vaziyet verdirmişti. Bir gün Urfa'lı hem vaiz, hem de avukat olan meşhur Mahmud Kâmil Bey ziyaretine gelmişti. Bu zat Beyazıd camiinde haftada bir gün bir saat ders veriyordu. Cami tıklım tıklım doluyordu. Mahmud Kâmil Bey Üstadın karşısına oturmuştu. Görünüşü çok heybetli, uzun boylu ve müşekkel bir zattı. Sohbet esnasında bir ara Mahmud Kâmil: 'Efendim, ben sizin Van'da bulunduğunuz sırada Urfa'da talebeydim, sizden ilm-i beyan hususunda ders almak istiyordum' dedi. Üstad ona iltifat ederek, 'Ben bu kardeşime ders verecek iktidarda değilim,' deyince o heybetli vücuduyla bir anda yere atlayan Mahmud Bey, Üstadın ayaklarına kapandı. Sonra Üstad: 'Risale-i Nur hepimize ders veriyor, Onun dersini beraber dinleyelim' diyerek orada bulunan bir üniversite talebesine Sözler Mecmuasındaki Hüve Nüktesini okuttu. Bazı yerlerini de kendisi izah etti. Dersten sonra hayretini etrafındakilerden gizleyemeyen Mahmud Bey; 'Bize âlim demezler; işte âlim bu eserin sahibine derler' dedi." (Refet Barutçu)

Prof. Dr. Hayrettin Karaman anlatıyor: 1950'lerde, memleketim olan Çorum'da, aile dostumuz bir manifaturacı, İstanbul'a gidip döndükçe taze haberler getirir, görüştüğü ulemadan bahsederdi. Bir defasında İstanbul vaizlerinden Urfalı Mahmud Kâmil Efendi'nin, Bediüzzaman merhum için, 'O yeryüzünde bir tanedir' dediğini nakletmişti. Ve bu söz, bende derin bir tesir bırakmıştı
                 
Şeyh Hacı Ali Efendi

Nazilli'de Şeyh Hacı Ali Efendi isminde muhterem bir zat vardı. Benim de tayınım Konya Doğanbeyli'ye çıkmıştı. Tayinimin Nazili'ye çıkmasını istiyordum. Nazilli Müftüsü Mehmed Ali Sula ile beraber bana yardımcı olması için bu Şeyh Efendinin yanına gitmiştik. O sırada değişik yerlerden başka kimseler de gelmişti. Onlar benden yaşlı olduklarından onlara yer gösterdi. Ben Emirdağlıyım deyince beni yanına oturttu. 'Bediüzzaman'ı tanıyor musun?' diye bana sordu. Bende tanıdığımı söyledim. Üstad Hazretlerinden uzun uzun bahsetti. 'Evladım, biz makamımızın altındakilerin derecesini takdir edebiliriz. Makamımızın üzerindekilerin ise derecelerini takdirden aciziz. Bizim kolumuz kısa olduğu için silsile tarikiyle seyr-i sülûk ediyoruz. Ben, Mevlâna Halid-i Bağdadî Hazretlerine intisablıyım. Bediüzzaman'ın kolu o kadar uzun ki, feyzini bizzat Peygamberimizden (a.s.m.) alıyor' dedi.(Namık Şenel)

Şeyh Maruf Efendi

Gıyaseddin Emre anlatıyor: Bir sefer, Bekir Berk Muş'a geldiğinde bizim evde namaz kılıyorlar. 'Bunlar kim?' diye sordu benim peder.(Şeyh Maruf Efendi) 'Bediüzzaman'ın talebeleridir' dedim. O zaman dikkatle bakıp şöyle demişti: 'Bunların namazında sahabi namazı kokusu var.' Ve hadis okumuştu. (Meâlen: Ümmetimden bir fırka var ki, onlar kıyâmete kadar hak üzerine gideceklerdir.) 'O taife bunlardır işte. Nur talebeleri...'

Şeyh Seyda

Mehmed  Emin Er anlatıyor: Hazret-i Üstadın selâm ve tebriklerini evvela mektupla, sonra Cizre'ye gittiğimde Şeyh Seyda'ya tebliğ ettim. "Cemaatten birisinin suali dolayısıyla Şeyh Seyda Üstad hakkında şunları söyledi: "Bediüzzaman'ı bu asırda Allah Teâla bize göndermiştir. Daha genç yaşlarda iken Cizre'ye gelmiştir. En büyük âlim ve mürşitlerinden sayılan dayılarımız ve ağabeylerimiz onun ilmini, fazlını, büyüklüğünü kabul ve itiraf etmişlerdir. O inancı olmayanların, Firavunların Musa'sıdır. Onun vazifesi öyledir. Bizimki de böyledir. Eğer bir mani olmasa idi ziyaretine gider, elini öper, dua talep ederdim. Kitapları hakikattirler. Bizde mevcutturlar. Eğer rast gelse, mani de olmazsa, ben de medreseye gider, risaleleri dinlerdim."

Muttalip’li Hacı Hilmi Efendi

Üstadı son ziyarete giderken yanımda Halıcı Fehmi Sürmeci Ağabey vardı. Eskişehir'in Muttalip köyünden hafız yetiştiren Hacı Hilmi Efendiyi ziyaret ettik. Bu zat, Fehmi Ağabeyin şeyhiydi. Birkaç yeğenimiz orada hafızlığa çalışıyordu.

"Müsaade isteyip ayrılırken 'Şimdi siz nereye gidiyorsunuz?' diye sordu. Biz de, 'Bediüzzaman Hazretlerini ziyaret edeceğiz' deyince, oturduğu yerden ayağa kalktı. Sanki Üstad yanındaymış gibi kollarını iki yana açarak boşlukta kucakladı. Ve 'Kardeşim, ' dedi, 'zamanın kutbudur Bediüzzaman. Selâmımı söyleyin. Bana da dua etsin' diyerek kitaplarını iyi okuyup gösterdiği yoldan kat'iyyen ayrılmamamızı tavsiye etti.(Ali Tayyar)

Ali Rıza Hakses(Eski Diyanet Reislerinden)

“O ilim adamıydı. İlm-i dine ahkâm-ı dine vâkıf olan bir zattı. Böyle bir zata "Bilgisi kıttır" falan diyen olamaz... O, ilmini münazaralarda ortaya koymuş bir insan... Bütün İstanbul uleması (Onun ilmine karşı) aciz kalmış.. Sonra; "Siz Darül Hikmet'e lâyıksınız!" diye onu en yüksek ilim müessesesine tayin etmişlerdi. Fevkalâde zekî ve hazır-cevab bir insan.. Ona kimse; "Cahil, şudur budur" diyemez. O kendini ortaya koymuş bir insandır. Hikmet-i İslâmiyeye vâkıf bir insandı. Nefsinde râsih bir zattı. Hangi fenden sorsalar, hep altından kalkardı. Onun kadrini; ilmi olan, maneviyatı olan bilir.
Mesaili ola şer'î, ona molla bilir derler.
Ledün ilmini hemin, ehli ile Mevlâ bilir derler.

Belki o zat-ı âl-î kadr, sahib-i ilm-i ledündür. Eğer öyle idi ise, elbette onunla kimse başa çıkamaz. Allah öyle ilim sahiblerini korur. Eserleri İslâmî eserler... Kur'anın manalarına aykırı bir mana vermemiş, âlimane tefsir etmiş. Verildiği mahkemelerde, hep beraat etmiştir. Nur Risalelerinde dinî bir mahzur yoktur. Bizim kanaâtımız öyledir. Son zamanlarda inzivaya çekilmişti. Üç beş zeytinle vakit geçirdi. Biz yemek peşinde koşarken, o maneviyat âleminde yükseliyordu…
Logged

Yönetim
*
Offline Offline
Mesaj Sayısı: 976


« Yanıtla #11 : Ekim 08, 2008, 20:07:48 »

Hüsrev Aydınlar Hocaefendi

Tahir Taner Bey, vefatından bir süre evvel ziyaret ettikleri merhum Yaşar Tunagür Hocaefendiden naklen, Meşhur Fatih Dersiamlarından Hüsrev Aydınlar Hocaefendinin(1884-1953) Bediüzzaman hazretleri hakkında bir kanaatini zikrediyor: “Sohbette adı geçen, Yaşar Tunagür Hocamızın da hocası olan merhum Hüsrev Hoca'yı, Yaşar Tunagür Hocamızdan televizyonda da dinlemiştim. Bu büyük âlimi üçümüz de merak ediyorduk. Acaba Bediüzzaman’ı görmüş müydü?

Bu merakla önce Yaşar Tunagür Hocamızın Üstad'ı görüp görmediğini sormuştuk ki, o cevabında Hüsrev Hoca’yı Üstadla görüştürdüğünü de anlattı. Ben Hüsrev Hoca'nın Üstadla ilgili intibalarını sorunca şöyle anlattı:

"Evet, Hüsrev Hoca büyük bir âlimdi. Devrin büyük âlimlerinden Ömer Nasuhi Bilmen Hoca bile onun huzurunda edeple dururdu. Bediüzzaman’la o gün uzun süre görüştüler. Bediüzzaman, Hüsrev Hoca’nın yanından ayrıldıktan sonra ben de sizler gibi merak edip Üstad hakkındaki kanaatini sordum.

Uzun uzun düşündü ve dedi ki: "Vallahi ben çok âlimler tanıdım. Fakat bu zatın ilmine ve haline akıl sır erdiremedim. O'nun ilmi, hâli akılla izah edilecek, tahsille elde edilecek bir şey değil. Vehbi bir ilim ve hâl var. Benim aklım sırrım bunlara ermez."

Şeyh Seyda el Cezeri

Değerli âlimlerimizden ve Şeyh Seyda el Cezeri’nin halifelerinden Muhammed Emin Er Hocaefendi, Üstadı ziyaretini ve Şeyh Seyda ile üstad arasındaki sıcak ilişkiyi şöyle anlatıyor: “merhum üstadın selam ve tebrikini mektupla şeyh Şeyda’ya bildirdim. Bilahare de kendim gittim. Şeyh Seyda o iki kelimeye çok manalar verdi. Daha başka ihtimaller de vardır dedi. (Selam ve tebrik kelimelerine) O esnada bazıları: “Şeyhim Risale-i Nur’u okumak faydalı mıdır?” diye sordular. Şeyh efendi: “Evet faydalıdır. Hakikattirler” dedi. “onların toplantılarına, medreselerine gidebilir miyiz?” diye sordular. Şeyh: “Evet” dedi. “Mânia olmazsa ben de oturur dinlerim” dedi. “Ziyaretine de gidebilir miyiz?” dediler. “Evet gidebilirsiniz. Mânia olmazsa ben de gider ziyaret eder dua talep ederdim” dedi. Dediler ki: “Talebeleri onun için mehdi diyorlar. Mehdi midir?” “Hadislerin zahirine göre Mehdi-i muntazar değildir. Fakat selefi salihin ulemaları gibi bir âlimdir. Cenabı Hak asrımızda onu göndermiştir. Bazı firavunların Musa’sıdır. Biz de sizin gibi imanlılara Mus gibiyiz. (Mus = Ustura saç traş eder, temizler) Biz namaz kılmayanlara namaz kılın, içki içenlere içmeyin deriz. Muhataplarımız mümindirler. Bizim vazifemiz böyledir. Onun vazifesi ise öyledir. Herkes vazifesini yapmış oluyor” dedi.

Şeyh “eve dönmek istiyorum dedi. Bunun üzerine Şeyhin evinin bulunduğu Serdehli köyüne döndük. Köyde dediler ki: “Bediüzzaman vefat etmiş! Vefat haberi gelmiş!” Şeyh de “Biliyorum” diye cevap verdi onlara. Bunu nereden öğrendiği, kimin ona bu vefat haberini verdiği hususunda hayret içende kaldık. Bir müddet sonra ben kendim Cizre’ye şeyh efendinin ziyaretine gittim. Şeyh Seyda’dan daha yaşlı Seyyid Ali isminde bir zatla bu konuyu konuşurken (Bu zat seyyid olduğu için şeyhin yanında makbul biri idi) dedi ki: “Şeyh efendi o seferden geldikten sonra yanına gittim. Elini öptüm. Şeyhim dedim, senin bu seferin her zamanki seferlerine uygun olmadı. Kimseye haber vermeden gittin ve çabuk döndün.” Dedi ki: “Bediüzzaman’ın ruhunu mevtalar içinde gördüm. Vefat ettiğini anladım. Kendimi tutamadım. Onun için böyle bir dolaşıp döndüm.” Demek ki bu hadise de beyan ediyor ki birbirleriyle ruhi bir irtibatları, alakaları vardı. Merhum üstadın “alakadarız” sözünün tasdiki oluyor.
Logged

Yönetim
*
Offline Offline
Mesaj Sayısı: 976


« Yanıtla #12 : Ekim 08, 2008, 20:08:09 »

Ahmed Şirvani

Üstadın talebelerinden Hafız Emin Efendi bizzat İstanbul’da şahit olduğu bir hadiseyi üstada yazdığı bir mektupta şöyle anlatıyor:
“Üstadım! Şurasını da arz edeyim: Gönenli Mehmed Efendi seksen yaşında İstanbul’un meşhur ediblerinden ve âlimlerinden Ahmed Şirvanî’ye “Bediüzzaman’ı nasıl bilirsin?” dedi. Dedi ki: Hazret-i Yusuf’la Zeliha’ya iftira olunca, Zeliha Yusuf’u sakladı. İftira eden ve kendini tahtie eden kadınları davet etti. Ondan sonra Hazret-i Yusuf’u meydana çıkardı ve onlara sordu. Onlar da şu cevabı verdiler: “Allah'ı tenzih ederiz; bu bir beşer değildir. Bu, ancak üstün bir melektir" dediler. İşte bu cevabdan başka bir şey diyemem dedi.

Elmalılı Hamdi Yazır

Denizli mahkemesi müdafaalarında merhum Selahaddin Çelebi şunları anlatıyor: “altı-yedi sene evvel İstanbul'da, ulemâdan eski fetva emini Ali Rıza ve Elmalılı Hamdi Efendi gibi meşhur âlimlerin bir musahabelerinde Bediüzzaman Üstadımın ilminin vehbî olduğunu, vaktiyle Anglikan kiliseleri başpiskoposunun ve Japonya'nın başkumandanının İslâm ulemâsından sorduğu suallere cevap veren ve bütün âlimleri ilmiyle teshir ve hayrette bırakan ve yirmi seneye yakın bir vakitten beri dünyayı terk eden bu şahsiyetten bahsetmeleri.. Bende, muhitimizde olan bu zatı ziyaret etmek arzusunu uyandırdı.

Muhterem Mehmed Kırkıncı Hocaefendi, Hayatım Hatıralarım adlı eserinde (s:26)  Elmalılı merhumdan ders almış olan Erzurum ulemasından Mustafa Efendi’den naklen,  Elmalılı Hamdi Yazır’ın şöyle dediğini naklediyor: “Bediüzzaman berrak sular gibi temiz bir vicdana, çok güzel bir ruha sahip bir zat idi. İstanbul’un âlimlerinin gözü öyle bir âlim görmemiştir.
Logged

Yönetim
*
Offline Offline
Mesaj Sayısı: 976


« Yanıtla #13 : Ekim 08, 2008, 20:09:15 »

Edib İbrahim Debbağ / 12 Ağustos 2007
(Araştırmacı - Yazar- Irak)


Biz Araplar zaman ve mekân bakımından uzak olsak da Bediüzzaman Said Nursî’yi tanıma ve anlama bakımından bir cihette daha büyük bir imkâna sahibiz. Çünkü yüksek bir binanın ihtişamını dışından bakanlar içindekilerden daha iyi görür. İslâm ve imana âşina olan Arapların böylesine büyük bir İslâm mütefekkirini elbette tanıması gerekir. Ben itiraf ediyor ve inanıyorum ki, Bediüzzaman’ın Arapçaya tercüme edilen eserleri kısa bir zamanda tecdide susamış insanların ihtiyaçlarına cevap verecek imanî bir fikir kaynağı haline gelecektir.

Biz öyle bir şahsiyet karşısındayiz ki, ruhu iman esrarıyla dolu, kalbi güneş kadar pırıl pırıl, aklı iman hakikatları ile alev alev; nefesi, uyumuş ve uyuşmuş fikirlerimizi uyandıracak kadar güçlü; hitabındaki güzellik celâlî isimlere ayna olacak kadar berrak ve müessirdir. Hayattaki İlâhî musikinin nağmeleriyle insan arasındaki bağı Bediüzzaman kadar hisseden ve kuranlar azdır. Bediüzzaman bu dakik besteyi müşahede edip kaydetmeye muvaffak olmuş nâdir mütefekkirlerdendir.

Bediüzzaman’ın eserlerini okuyanlar, zahmet çekmeden kâinat ile insan kalbi arasındaki bağı görebilirler. Hattâ dikkat ettiklerinde insanın kâinatın küçültülmüş bir nüshası olduğunu farkederler. Kâinat ile insanın vicdanında sevgi, yardımlaşma ve tesanüt nağmeleri yankılanır. Bediüzzaman iman yolculuğunda ilerlerken, kâinatın fıtrî olarak, insanın da şuûrî olarak yaptığı ibadeti Cenab-ı Hakka takdim eder.

Said Nursî eşsiz tecrübesiyle kâinata yep yeni bir bakış açısı getiriyor. Bu bakış açısı, edebiyatçılara, kalem erbabına ve fikir sahiplerine devamlı sûrette kaynayan gür bir pınar oluyor. İman edebiyatını zenginleştiriyor ve ona yeni boyutlar kazandırıyor. Bir yandan göklere tırmanıyor, diğer yandan yerin derinliklerine kök salıyor. Çünkü o, bu zamanda insan fikrinin, kâinatla çok yakından alakadar olduğunu biliyor.

Kelâm ilmi, modern çağ öncesinde İslâmın akıllaştırılma çalışmasının bir merhalesidir. Ancak, bu modern ilim asrında, geçmiş asrın ilm-i kelâm çalışmaları kifayetsiz kalmaktadır. Bediüzzaman Said Nursî bu boşluğu görmüş ve kelâmı bu asra uygun bir şekilde ortaya koşmuştur. Bu mazhariyet Bediüzzaman Said Nursî’ye nasip olmuştur. O, akıl ve mantığa uzak gibi görünen meselelerde bile en yüksek akıl ve mantık ölçülerini vazediyor. Ve meseleleri öylesine ulvileştiriyor ki, şair ruhluları bile ihtizaza getiriyor.
Logged

Yönetim
*
Offline Offline
Mesaj Sayısı: 976


« Yanıtla #14 : Ekim 08, 2008, 20:09:37 »

Dr. Rauf Samidli
Bakü - Azerbaycan


Biz Azerî Türkleri olarak, yetmiş yıl devam eden dinsiz inkârcı materyalist felsefenin, tabiatperestliğin hüküm sürdüğü Sovyetler Birliği’nde, dalaletin müthiş manevi elemini, ruhumuzun derinliklerinde hissederek, manevi bir cehennemde yanıp kavrulurken kalbimizde fıtraten derc olunmuş ebedî hayat, kemal-i saadet arzusu, Rabbini arayıp bulma iştiyâkı bizlere “Keşke okullarda bu zamana kadar efsane gibi takdim edilen , Peygamber, Kur’ân ve ebedî hayat olan ahiret âlemleri hakkındaki sözlerin, hak ve hakikat olmasını isbat ve izah eden bir kitap bulabilseydik” diye, “Ya Rabbi bize kendini tanıttır, Seni bilmek istiyoruz. Ebedi hayat saadeti istiyoruz. Bizi o saadete kavuştur” diyerek gözyaşları içinde yalvarır dururken, ’a sonsuz şükürler olsun ki, insanlığı kurtarmaya cennetten inen bir el gibi Bediüzzaman Hazretleri’nin Nur Risalelerini, nesillerin imdadına koşan Nur Talebeleri vasıtasıyla, ellerimize yetiştirdi. Risaleleri su gibi içtik, Rabbimiz gökten su indirerek ölmüş toprağı nasıl diriltiyorsa, Nur Risaleleri de ölmüş kalplerimizi öyle diriltti. Risale-i Nur diğer kitaplar gibi yaralı kalplerimize merhem sürmekle kalmayıp, hem ölmüş kalpleri de dirilterek ihya edip, hayatlandırıyor.

Şimdi ise; Elhamdülillah, Azerbaycan’da Nur Risalelerini okuyarak ruhlarımızda, fevkalâde bir nur ve berraklık hissederek, halis sürur, safi sevinç ve saadetle bir manevî cennet hayatını yaşıyoruz. Kati ve kâmil bir kanaatle diyebiliriz ki; bu asırda insanları saadete kavuşturacak ve bütün problemlerini hall ederek Kur’ân’ın hakikatlerini aklen ve kalben ikna ve izhar edecek bir eser ancak Risale-i Nur’dur.

Ben bütün ömrüm boyu hoşbahtlık ve saadetli bir hayat arzulayarak “Madem bu söz ve bu arzu, kalbimizde var; öyle ise o saadeti bulacağız” diye daima aradım. ’ın lütuf ve ihsanı olan Risale-i Nurları, Bârî-ı Zülcelâl, bana nasip ettiği günden beri, bu fakir o saadeti yaşıyor.
Logged

Yönetim
*
Offline Offline
Mesaj Sayısı: 976


« Yanıtla #15 : Ekim 08, 2008, 20:10:06 »

Bediüzzaman hayatın her alanındaki feodal kalıntılara sanki bir savaş açarak insanları onları elinden kurtarmaya çalışır. Kişiye verdiği misyon ve yetkinlik son derece anlamlıdır: Alabildiğine hür, bağımsız, kişilik ve şahsiyet sahibi bir insan tipi. Her önüne çıkan fikri hemen kabul etmeyen, onu eleştirebilen, yorumlayabilen ve sonunda da ya kabul edip ya da reddedebilen bir “aydın” tip. Zaten aydın olmanın gereği de bu değil mi?

Bediüzzaman’ın bu konudaki tavrı son derece açık ve nettir:”…Siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hatta benim sözümü de ben söylediğim için hüsn-ü zan edip, tamamını kabul etmeyiniz; belki ben de müfsidim, veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyleyse her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın; mihenge vurunuz. Eğer altın çıkarsa kalbte saklayınız, bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz”

Doç. Dr. Bünyamın Duran
Bediüzzaman Hakkında

12 Ağustos 2007
Logged

Yönetim
*
Offline Offline
Mesaj Sayısı: 976


« Yanıtla #16 : Ekim 08, 2008, 20:10:30 »

Bediüzzaman, her ne kadar manzum olarak kelâm serdetmese de bir şairdir. Hatta “Bediüzzaman şair bir nefis, ince bir ruh, müştâk bir kalp, ince ve narin bir vicdan sahibidir. ‘Büyük şair’ olma sıfatlarının tamamına sahiptir. Ancak o, şiir söylememiştir. Yani o, tıpkı şairlerin nazım olarak yazdıkları gibi manzum ifadeler kullanmamıştır. Ancak Mesnevî isimli eserinde söyledikleri nesr üslûbunun ayırdedici özelliklerini, şekil ve kalıp olarak bir takım vasıflarını taşıyor olsa bile, şairane bir ruha sahiptir. Fikirlerindeki derinlik, mânâlardaki inceliğin yanısıra kulağa ve ruha hoş gelen ifadeler yüklüdür.”

Modern edebiyatçılar, şiirdeki tezin “keşfedilmeye muhtaç olan âlemin keşfi” olduğunu savunurlar. Bu gerçek yine Bediüzzaman tarafından çok zaman öncesi ortaya konulmuş, şiirdeki cevherin keşf ve fethedilmesi gerektiği onun tarafından beyan edilmiştir. Ancak bu hangi keşf ve hangi fethtir? İşte burada yollar ayrılmaktadır. Deniz adeta ikiye bölünmektedir; bir tarafta içmesi kolay olan tatlı su, bir tarafta içilmeyen tuzlu su vardır. Umûmî sıfatlara sahip olan insan, Bediüzzaman’a göre; “İnsanın hilkatinden maksad, mahfî Hazine-i İlahiyeyi keşf ile göstermek ve Kadîr-i Ezelîye bir bürhan, bir delil, bir ma’kes-i nûranî olmakla, cemâl-i ezelînin tecellisi için şeffaf bir mir’at, bir ayine olmaktır.” Şair ise, insaniyet hükmüyle, bir fâtih ve kâşif olmaya davet edilir. Poetiğin vasıtaları, feth ve keşfin de vasıtalarıdır. Onun lisânı “şecere-i kelimât”tır . İşte bak, bu ağaç nasıl meyveler verecek?

Bediüzzaman hakiki şiiri, yüce hakikatlere ulaştıran yollardan birisi haline getirmiştir. Eğer şiir bir ayna olacaksa, o sadece vakıayı aksettiren bir ayna değil, üzerinde Cemâl-i Ezelî’nin tecellî ettiği, içinde ölümsüz gerçeğin barındığı bir ayna olmalıdır. Şayet aynanın bu yönü iptal edilir veya bir darbeye maruz kalırsa yolundan sapacak, görevi ortadan kalkacak ve sonuçta “Şecere-i kelimât” habis bir şekilde dal budak salacaktır.

Bediüzzaman’ın süslü ifadelerle okuyucusuna hitab etmekten, yahut okuyucuyu razı edebilmek için meseleleri basitleştirmekten içtinâb etmesidir. Bazılarına göre mehasin zannedilen, ancak hakikatte kötülük olan tasannûya kıymet vermez. Böylelikle nefsini bir takım enaniyet kirlerinden de uzak tutmuş olur.

Dr. Hasan El-Emrânî
(edebiyatçı - fas )
12 Ağustos 2007
Logged

Yönetim
*
Offline Offline
Mesaj Sayısı: 976


« Yanıtla #17 : Ekim 08, 2008, 20:11:27 »

Netice olarak, yıllar süren araştırma ve mukayeselerim sonunda şunu söyleyebilirim ki, kâinatı olduğu gibi gören, iman vakıasını olduğu gibi aksettiren, Kur'an'ı Peygamberimizin murad ettiği gibi tefsir eden, modern insana musallat olmuş son derece tehlikeli ve gerçek hastalıkları teşhis ederek çare sunan, kendi kendine yeterli ve şümullü yegâne İslami eser, Risale-i Nur'dur.

Kur'an'ın nuruyla kâinatı aydınlatan Risale-i Nur gibi bir eser görmezlikten gelinemez. Çünkü çağdaş insanı karşı karşıya bulunduğu felaketten kurtaracak olan yalnız İslamdır; İslam'ın geleceği ise, Risale-i Nur'a ve ona uyan ve ondan ilham alanlara bağlıdır. 

Dr. Colin TURNER

(1955 yılında İngiltere'nin Birmingham şehrinde dünyaya geldi. 1975 yılında İslam'la şereflendi. Yüksek tahsilini Durham üniversitesinde tamamladı. Arapça ve Farsça üzerine ihtisas yaptı.
Daha sonra, İran'da Safeviler döneminde siyasi ve dini hareketler konusunda doktora yaptı. Halen Manchester üniversitesinde dersler vermekte ve 17. asır İslam Felsefesi konusunda bir eser hazırlamaktadır.
On yıldan fazla bir süredir Risale-i Nur üzerinde çalışmaktadır. Dr. Turner evli ve üç çocuk babasıdır.)
Logged

Yönetim
*
Offline Offline
Mesaj Sayısı: 976


« Yanıtla #18 : Ekim 08, 2008, 20:11:49 »

Bediüzzaman bir aksiyon adamıdır. Sıradan bir hoca, bir Osmanlı âlimi değildir. Ömrü hep mücâdelelerle geçmiştir. Yazmış, nutuk vermiş, harbetmiş, sürgünlere yollanmış, mahkemelere çıkmış, kısacası ölüm ânına kadar uzanan bir mücadele hayatı yaşamıştır.Ne için mücâdele etti, neyin kavgasını verdi?Bunu tek kelimede cevaplayabiliriz: Medeniyet!Onun bütün kavgası, medeniyet kavgası idi. İnsaniyete sulh-u umumiyi, saâdet-i dâreyni kazandıracak medeniyetin kavgası. O biliyordu ki, yeryüzünde bütün Müslümanların meselesi birdi, hepsi aynı şeyden kaynaklanıyordu: Her tarafta çekilen ızdırapların, sancıların sebebi, manâsı bir idi: Kurtarılması gereken İslâm medeniyeti.Ona göre, Batı medeniyeti, bir kısım menfî esaslar üzerine oturmuştur. Bu sebeple insanlığın % 90′ına dünya saadeti bile kazandırmıyor, bu medeniyet yıkıma girmiştir. Yarının dünyası mutlaka İslâm medeniyetini benimseyecektir.Sâdece Müslümanların değil, bütün insanlığın kurtuluşu vahdaniyet inancına, fazilete, ahlâka dayanan İslâm medeniyetinin ihyasına bağlıdır.Müslümanlar, tarih boyu İslâmı yaşadıkları müddetçe terakki ettiler, üstün oldular.Bütün gerilikleri ve ızdırapları, İslâmın hayatlarından çıkmış olmasından ileri gelmektedir.Medeniyetimizin yeniden ihyası gerekmektedir. Bunu yaparken Batının ilim teknik gibi faziletlerini almalıyız, fakat hayat tarzlarını, sefahetlerini, ahlâksızlıklarını almamalıyız. ***O, bütün insanlığın dünyevî saadetinden söz etmiş, medeniyetlerin insanların tamamına en azından ekseriyetine saadet getirmesi gereğinden bahsetmiştir. Sulh-u umumî tâbirine sıkça yer vererek, insanlığın tamamını içine alacak bir sulhtan bahseder, bunu gerçekleştirecek esaslar üzerinde durur.

Prof. Dr. İbrahim Canan - Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi
Logged

Yönetim
*
Offline Offline
Mesaj Sayısı: 976


« Yanıtla #19 : Ekim 08, 2008, 20:12:04 »

Bilindiği gibi İslâm dünyasının zengin bir düşünce tarihi vardır.Bu tarih hâlâ keşfedilmeyi bekleyen bir hazine gibidir. Bazı Batılıların iddia ettiği gibi İslâm tarihinde düşünce hiçbir zaman kesintiye uğramadı. İlk döneminden bugüne kadar seçkin simâlar, büyük bilginler, filozoflar, kelâmcılar, sufiler ve hukukçular dünyanın kültür tarihini zenginleştiren eserler ortaya koydular.Hiç şüphesiz, bundan otuzbeş sene önce kaybettiğimiz Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de bu zengin düşünce geleneğinin önemli bir halkasıdır. Bediüzzaman Said Nursî bu topraklarda yetişip eserler vermiş olmasına rağmen, ne yazık ki bu ülkenin insanları bu seçkin insandan gerektiği kadar istifade edemiyorlar. O, haklı olarak Müslüman dünyanın yepyeni bir hamleye muhtaç olduğunu görmüş ve bu hamlenin enerjisini imandan, fikir ve ilimden alacağını söylemişti. Diğer yandan, o günün ahlâkî hiçbir değere riayet etmeyen, demogoji ve fırsatçılığa dönüşmüş siyasî hayatına bakarak, böyle bir siyasetin Müslüman insana yakışmadığını söylemiştir ki, buna kimsenin itirazı olamaz. Said Nursî Hazretlerinin üzerinde durulması gereken bir başka özelliği var. O da son nefesine kadar hayatı ile düşünceleri arasındaki tutarlılıktır. Gerçekten o, nasıl düşündüyse ve neye inandıysa öyle yaşadı. Hiçbir zaman boyun eğmedi, taviz vermedi ve korkmadı. Hayatı hapis ve sürgünlerle geçti. Defalarca ölümün eşiğinden döndü, ama asla boyun eğmedi; bu yönüyle de Said Nursî Hazretlerinin herkese örnek olduğunda hiç şüphe yok.

Recep Tayyip Erdoğan
Logged

Sayfa: 1 [2] 3 4   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
GoogleTagged

 
Gitmek istediğiniz yer:  



||| Etiketler |||
ulemanın bediüzzaman hakkındaki görüşleri