|
|
 |
« : Ağustos 20, 2008, 08:47:11 » |
|
Eğer ahir zamanda ashab-ı kiram gibi bu davaya sahip çıkacak ve elini göğsüne koyarak, "Evet! Hiç kimse kalmasa, tek başıma sadece ben kalsam, yine Allah'ın dinine yardım edeceğim." diyenler çıkacaksa, bunu söyleyen kutlular, ashab-ı kiramın önüne geçmese bile, onlardan da çok geri kalmayacaklardır. Çünkü Allah ve Resulü, insanların şekillerine, suretlerine, içtimaî durumlarına, mevkilerine değil; gönül hayatlarına, İslâm'a karşı sadakat duygu ve düşüncelerine, bu mevzuda hiçbir fedakârlıktan kaçınmama gibi âlicenaplık ve hasbîlik hissine teveccüh ve iltifat etmektedir. Konuya bu zaviyeden bakınca, yukarıda ifade edilen hadisle ahir zamanda gelecek mü'minlere teveccüh ve iltifat edildiği de söylenebilir.
Ancak şunu ifade etmekte de yarar var: Buradaki iltifatın içine, ahir zamanda yaşayan, Allah'a iman etmiş hemen her mü'mi¬nin girdiğini de söyleyemeyiz. Sahabe-i kiram, Efendimizin arkadaşlarıydı; Onunla beraber yaşamışlardı. "Kardeşlerim" iltifatına mazhar olanlar ise, daha sonra gelip, görmeden Efendimize biat edip, sahabe gibi O'nun davası uğrunda gece gündüz demeden çalışıp her türlü çile ve ızdırabı göğüsleyen ve böylece davayı nübüvvete vâris olduğunu gösterenlerdir. Bu sebeple buradaki iltifat, Müslümanların içinde bulunmanın yanında, yukarıda vasıflarını tarif ettiğimiz derinliğe sahip bulunanlaradır. "Allah'a iman etmiş hemen her mü'min" ifadesi de yanlış anlaşılmasın. Zira فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ (Zilzâl suresi, 99/7) ayetinin ifadesiyle zerre kadar hayır yapan, yaptığı bu hayrın mükâfatını ötede elbette görecektir. Ancak, Efendimizin on dört asırdan bu yana gelen bütün cemaatleri aşarak, ahir zamanda dine sahip çıkan bir cemaate hususî iltifat göstermesi, takdir edersiniz ki, onlardaki bir kısım hususî "vasıflara" binaendir.
Allah Resulü’nün on dört asır önce muştuladığı insanları yücelten ve kıymetlendiren çok mühim bir husus da, o insanların yaptıkları vazifenin muhtevasındaki hususiyetlerdir. Eğer bir insan, sırtında buğday taşıyorsa, ona o buğdayın değeri kadar bir para verilir; şayet o kimse, altın ve gümüş gibi kıymetli bir eşya taşıyorsa bu defa da hammaliye ona göre takdir edilir. Şimdi buradan hareketle şunu söyleyebiliriz; eğer bir insan, Kur'ân hizmetine omuz vermişse, o kimse taşıdığı şeyin kadir ve kıymetine göre nezd-i Nebevî'de bir kıymet kazanır ve dolayısıyla da Efendimizin iltifatına mazhar olur.
Bir zamanlar, Kur'ân mahlûk mu değil mi meselesi tartışılmış ve bu konuda hakkaniyetin bayraktarlığını yapanlar olmuştur. Ancak daima münakaşası yapılabilecek olan bu mevzu, Kur'ân'ın sadece bir meselesidir ve bu meselenin bayraktarlığını yapan insan işte o kadar sevap kazanır. Yine bir sünneti ele alalım. Meselâ sakal bir sünnettir ve tabiî çok mübarek bir sünnettir. Bir insan, sakalla alâkalı mücahedede bulunsa, daha doğrusu bu mevzuda emr-i bi'l-mâruf yapsa, güzel bir şey yapar ve sevap kazanır. Fakat netice itibarıyla ihya ettiği şey bir sünnettir; tabiî o da bir sünnet kadar sevap kazanır.
Başörtüsü meselesini de burada örnek olarak verebiliriz. Kur'ânî bir vecibe olarak tesettür çok mühimdir. O, usûl i imaniyeye taalluk etmese de, içtimaî ve aile hayatımızda çok mühim bir unsurdur. Tesettür, kadının kapanması gerekli olan yerlerini kapamasıdır ki bu, siyah veya beyaz çarşafla olabileceği gibi, başörtüsü ve mantoyla veya pardösüyle de olabilir. Atalarımızın törelerine uyarak, onların giyim tarzlarını esas alma da önemli sayılabilir. Ancak bu, kendi ölçüsünde bir sevaptır.
Yine bir insan düşünün ki, bunun işi gücü insanlara nafile oruç tutmayı tavsiye etmektir. Bu insan, mü'minlere her ayın başında, ortasında ve sonunda üç gün veya pazartesi-perşembe oruçlarının tutulmasını tavsiye eder. Onun tutacağı veya tutturacağı bu oruçlar, beş vakit namaz kadar ehemmiyetli değildir. Hatta farz olan oruç veya zekât kadar da ehemmiyetli değildir. Buna bütün bütün ehemmiyetsiz demek de doğru değildir. O da kendi kametine göre ehemmiyetlidir ve insan ondan da sevap kazanır.
Beş vakit namazı da örnek olarak vermek mümkündür. Beş vakit namaz kılmak, imandan sonra en mühim bir rükündür. Ama usul değildir. Yani bu, iman esaslarına müteallik bir mevzu olmayıp rükn-i aslîye göre fer’i bir meseledir. Beş vakit namaz kılmayı tavsiye eden bir insan, sebebiyet verdiği için namaz kılma kadar bir sevap kazanır. Bu misalleri çoğaltmak mümkündür; ama ben bu kadarıyla yetinmek istiyorum.
Şimdi bir insan da düşünün ki, bu kimse, bütün bütün ihmal edildiği bir dönemde, erkân-ı imaniyenin dellallığını yapıyor ve: "Allah birdir, O olmadan, hiçbir şey olmaz. Saadet i dâreynin medarı O'dur. Hz. Muhammed, Allah'ın elçisidir, O, Hakk'ın en yüce ve en şerefli nebisidir. İşte bunun iki kere iki dört eder kat'iyetinde kabul ve iz'anı şarttır. Bu olmayınca insan, saadet-i dâreynden mahrum kalır. Haşre iman, en mühim meselelerdendir. Ahirete inanmadığınız takdirde, siz, dünyada da ve ahirette de kaybedenlerden olursunuz." diyor.
Takdir edersiniz ki, işte bu insanın mevzu olarak ele aldığı meseleler, en hayatî, en ehemmiyetli meselelerdir. Muhte¬va¬daki kadir ve kıymet, bunu tebliğ ve temsil eden ve bu işi vazife edinenler, başkalarıyla mukayese edilmeyecek kadar bir fâikıyeti haizdir. Zaten bu husus gerçekleştirildikten sonra namaz da olacaktır, oruç da, hac da, zekât da... Aksine, iman erkânındaki bir kusur ve eksiklik bütün amel ve muamelâta da sirayet edecektir. Şayet onlarda karanlık ve bulanık taraflar varsa, teferruata ait her mesele bir manada bulanacak ve kararacaktır.
Bu itibarla Efendimiz, ashab-ı kiramın başına bir elini koyarken, öbür elini de ahir zamanda gelecek bir cemaatin başına koyuyorsa şayet, bu, o cemaatin, temsil ettiği o ehemmiyetli meseleden ötürüdür. Bir cemaat, böyle ehemmiyetli bir meselenin altına girmiş ve bunu yapıyorsa, elhak Efendimiz, kendisine lâyık kadirşinaslığı gösterecek ve bu cemaate kendi asrından elini uzatacak ve onlara"Selâm olsun!" diyecektir.
|